🌍 Choose your language

WhatsApp Kanalı

Yeni yazılardan anında haberdar olun!

WhatsApp Kanalına Katıl

DELİ BÖLÜM 8 (FİNAL)



 

NE YAPACAĞIZ ŞİMDİ?

Direkt bizim eve gelmiştik. Öyle ya, Tolga’yı Gürkan’la yaşadıkları eve götüremezdik. Aptallık olurdu; hangi insan hapishaneden kaçıp sürekli yaşadığı eve gider ki? Anında yakalanırdı!

Eve vardığımızda dördümüz de aşırı şaşkındık, yaptığımız şeye inanmakta güçlük çekiyorduk. Sahiden başarmış mıydık? Hapishaneden bir adam kaçırmıştık. Caner, “Ben bir çay koyayım, sonra çaylarımızı içerken salim kafayla bundan sonra ne yapacağımızı konuşalım,” dedi.

Biraz sonra oturup hep birlikte “Şimdi ne yapacağız?” diye konuşmaya başladık. Doğrudan Amerika’ya gitmeye karar verdik. Zaten Caner’le yakın gelecek için planımız buydu, bu yüzden tarihi öne almaya karar verdik. Normalde Caner doğumu burada, İstanbul’da yapacak, ardından Amerika’ya gidecektik ama o anda işler de planlar da tamamen değişti. Doğumun Amerika’da olmasına karar verdik. Çünkü Türkiye’de kaldığımız her dakika dördümüz için de büyük bir riskti; her an yakalanabilirdik. Tolga firardan, biz ise bir suçluyu kaçırmak ve devlet binasını kundaklamaktan hapsi boylardık.

Bir an önce gitmeliydik ama nasıl? En önemlisi, Tolga’yı ülkeden nasıl çıkaracaktık? Bir firari olduğu için kendi kimliğiyle hiçbir işlem yapamaz, doğal olarak sınır dışına çıkamazdı. Bu yüzden ilk iş Tolga’ya sahte bir pasaport ayarlamamız gerekiyordu. Ama bunu kim yapacaktı?

Ertesi gün olduğunda herkes hapishane binasındaki yangını konuşuyordu. Ülkenin tek gündemi buydu resmen. İnternette, televizyonda, her yerde bu haber vardı. Ve tabii ki o kargaşada hapisten kaçmayı başaran firariler... “Firariler” diyorum çünkü televizyondan öğrendik ki, o kaos esnasında kaçan tek mahkûm Tolga değilmiş. Tolga’yla birlikte tam beş mahkûm kaçmayı başarmıştı. Yani bizim plan dört kişiye daha yaramıştı.

Çok geçmeden olayın kundaklama olduğu da ortaya çıktı. Yapılan araştırmalarda, hapishane binasının çevresine dışarıdan benzin dökülerek ateşe verildiği anlaşılmıştı. Neyse ki faillerin kimliği hâlâ gizliydi, henüz açığa çıkmamıştık. Ancak Tolga da dâhil olmak üzere kaçan beş mahkûmun fotoğrafları, “firari” başlığıyla televizyonlarda ve internette sürekli gösteriliyordu.

O sabah evde kahvaltı edip yaptıklarımızın sonuçlarını haberlerden izlerken bir anda kapı çaldı. Hepimizi müthiş bir panik kapladı! Onları sakinleştirmek için, “Tamam, durun! Hemen panik yapmayın, bir bakayım kim gelmiş,” dedim ama kapıya doğru yürürken korkudan ömrümden beş yıl gitmişti resmen. Dürbünden baktığımda gelenin Ziya Bey olduğunu gördüm. Biraz rahatlamıştım, polis değildi. Resmî olarak ben de hâlâ devletin bir polisiydim ama artık polisten korkuyordum.

Kapıyı açmadan içeri geçip gelenin Ziya Bey olduğunu haber verdim. Açmamak olmazdı; ortadan kaybolacak olsak bile çevremizdekilerle vedalaşarak gitmeliydik ki şüphe çekmeyelim. Bu yaşananlar dördümüzün arasında bir sır olarak kalmalıydı. Tolga ile Gürkan hemen yatak odasına saklandılar. Biz de Caner’le birlikte kapıyı açıp Ziya Bey’i içeri aldık. Neyse ki hiçbir şeyden şüphelenmedi. Hatta kapıyı açmadan önce, evde başkalarının da bulunduğunu anlamasın diye masadaki dört kişilik kahvaltı soframızı aceleyle iki kişiliğe indirmiştik.

Ziya Bey’in geliş sebebi, erkeklerin hamile kalmasını sağlayan ilaç için Amerika’ya bir yatırımcıyla görüşmeye gidecek olmasıydı. Hem vedalaşmaya gelmiş hem de güzel bir haber getirmişti: İlacın yan etkisini ortadan kaldırmayı başarmışlardı. Yani Caner’le Madrid’e kadar gidip o ilacı almamız boşa gitmemiş, işe yaramıştı. Ziya Bey yaklaşık on dakika oturduktan sonra müsaade istedi. Çok kalmasın diye biz de ikram konusunda pek ısrarcı olmamıştık.

Ziya Bey gidince Tolga ve Gürkan saklandıkları yerden çıktılar. Tekrar oturup “Şimdi ne yapacağız?” diye düşündük. O gün derhal merkeze gidip istifamı verdim ve polisliği bıraktım. Artık buralardan gidiyorduk, yavaş yavaş her şeyden elimizi eteğimizi çekecektik. Üstelik büyük bir suç işlemiştik, ortalıkta ve göz önünde olmak doğru değildi.

Ardından aklıma Tolga’ya nasıl sahte pasaport çıkartabileceğimiz geldi. Zamanında içeri tıkmak için delil aradığım bir sahtekâr vardı. Adamın ne haltlar karıştırdığı belliydi ama tutuklamak için yeterli delilimiz yoktu; sürekli ifadesini alıp salmak zorunda kalıyorduk. Caner de adamı biliyordu, az koşmamıştık peşinden... Fikrimi söyleyince onun da aklına yattı.

O gün varoş bir mahalledeki gecekonduya, adamın ayağına gittim. Beni karşısında görünce şaşırdı. Ama bu kez polis kimliğimle değil, müşteri olarak gidiyordum. Sahte bir pasaport istediğimi söyleyince önce inanmadı. Delil toplamaya çalıştığımı sandığı için hemen yelkenleri suya indirmedi. Artık polis olmadığıma ve karşısında bir müşteri olarak bulunduğuma onu ikna etmekte epey zorlandım. Eline biraz da para sıkıştırınca niyetime inandı. "Biraz" dediğim de bir zarfın içinde verdiğim 10 bin liraydı. Pasaportu teslim aldığımda kalanını vereceğimi söyledim; yani bir pasaport için adama toplamda 20 bin lira ödedik.

Ancak pasaportu iki gün sonra alabilecektik. Bu da iki gün daha kaçak hayatı yaşayacağımız anlamına geliyordu. O iki gün boyunca Gürkan, Tolga, Caner ve ben evden dışarı adımımızı atmadık. Sadece ikinci günün sonunda adamın yanına gidip pasaportu teslim aldım ve paranın ikinci kısmını verdim.

Fakat o iki gün bize iki yıl gibi gelmişti. Her an kapıya polis dayanacak korkusuyla evde hapis kalmış gibiydik. Yine de her dakikası kötü geçmedi. Zaman aksın diye dördümüz oturup bir sürü film ve dizi izledik. Hatta bir ara sessiz sinema bile oynadık! Çiftler halinde takım olup birbirimize karşı yarıştık. Ben Harry Potter ve Sırlar Odası filmini anlatırken "Sırlar Odası" kısmını bir türlü becerememiştim. Aklımca elimle hayali bir kapı yapıp içinden geçmeye çalışıyordum ama pek başarılı olamıyordum. Sonra güç bela elimle yerden itibaren bir çocuk boyu gösterip, ardından iki elimin işaret ve başparmaklarını birleştirerek gözlük yaptım. O hayali kapıyla gözlüklü çocuk figürünü birleştirince filmin Harry Potter ve Sırlar Odası olduğunu nihayet anladılar.

İki gün, içimizdeki o korkuyla ama bir yandan da böyle tatlı anlarla geçip gitti. Pasaportu aldıktan sonra geriye tek bir şey kalmıştı: Hızlıca tüm işlemleri halledip Amerika uçak biletlerimizi almak ve gitmek...


ANNEMLE VEDA

Evdeki iki günlük hapsin ardından veda etmek için annemin evine gittim. Orada ona her şeyi anlattım. Tolga’yı, Gürkan’ı, hapishane macerasını, sahte pasaport olayını... Hepsini... Normalde bu dördümüzün arasında bir sır olarak kalacaktı ama anneme yalan söyleyerek gitmek istemedim. Zaten gizlesem de en yakınlarımızdan er geç çıkardı kokusu. Mesela böyle apar topar Amerika’ya gidişimizi nasıl açıklayabilirdik? Hani doğumu burada yapıp öyle gidecektik? Doğuma daha aylar varken ne değişmişti? Üstelik annem yalan söylediğimi anında anlardı.

Anlattıklarımı duyunca neye uğradığını şaşırdı! Böyle bir şeyi nasıl yaptığımıza bir yandan çok kızdı, bir yandan dehşete düştü. Ama olan olmuştu bir kere, geri dönüşü yoktu. Annem sinirlenmesine ve benim için ölesiye korkmasına rağmen günün sonunda yine yanımda durdu. Çünkü benim, hem de bu halimle, hamileyken hapse girmemi asla istemezdi.

Aynı günün akşamı Mustafa da annesine ve kız kardeşi Firdevs’e gidip her şeyi anlattı. Onlar da duydukları karşısında şoke olup kızdılar ama çaresizce bizim yanımızda durdular.

Sürekli yurt dışına seyahat ettiğim için vize ve diğer resmi işlemlerimizde fazla beklemedik; kendim ve diğerleri için süreci hızlandırmayı başardım. Dört gün daha bizim evde dışarı çıkmadan kapalı kaldık ve dördüncü günün sonunda biletlerimize kadar her şeyimiz hazırdı. Bavullarımızı toplayıp havaalanına doğru yola çıktık.

Havaalanında annem, Mustafa’nın annesi ve kız kardeşi Firdevs bizi uğurlamak için bekliyorlardı. Zor ve duygusal bir vedaydı. Annelerimizin “Kendinize dikkat edin, Nereden bulaştınız bu işe?” feryatlarının ve gözyaşlarının ardından nihayet uçağa bindik.

Uçakta arka sıralardaki ikili koltukta Mustafa’yla ben, hemen karşımızdaki yan yana koltuklarda ise Gürkan’la Tolga oturuyordu. Güzel bir tesadüftü, çünkü biletleri alırken koltuk numaralarını özellikle seçmemiştik. Tek amacımız bir an önce oradan uzaklaşmaktı; Amerika’ya giden bir uçağa binelim de gerisinin hiçbir önemi yoktu.

Mustafa’yla benim oturduğumuz koltuğun çaprazında iki erkek yan yana oturuyordu. Belli ki zengin tiplerdi. Hatta birisi bana aşırı tanıdık geliyordu. Zengin bir ailenin oğlu olmalıydı; televizyonda veya internette mutlaka görmüş olmalıydım. Ya da ben benzetiyordum, bilemiyorum. Hatta onlara çaktırmadan biraz daha dikkatli bakınca, sanki ikisini birden medyadan tanıyor gibiydim... Tabii ki kişisel bir tanışıklığım yoktu.

Aman canım, her neyse! Bize ne insanlardan... Biz artık Amerika’ya giden o uçaktaydık ya, şimdi bize lazım olan tek şey buydu.

 

NİŞANDAN DAMAT KAÇIRMA!

Bir anda bir silah sesi patladı! O anda herkes aşırı paniklemiş, bağırış çağırışlar arasında sağa sola kaçışmaya başlamıştı. Ben de tabii ki korkmuş, paniklemiştim ama havaya ateş edeni görünce korkum bir anda silindi ve yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı. Havaya ateş eden Burak’tı! Onu gören başta yanımdaki Serkan olmak üzere annem, babam ve Serkan’ın ailesi en az benim kadar şaşırmıştı. Çünkü bize yaptıkları baskı, arkamızdan çevirdikleri oyunlar son anda ellerinde patlıyordu.

Burak havaya doğrulttuğu silahı bu kez rastgele, özellikle de Serkan ile ailelerimize yönelterek yanıma geldi. Bir eliyle silahı tutarken diğer eliyle elimi kavradı ve herkese, “Peşimizden gelen olursa vururum! Hiç acımam, vururum!” diye tehditler savurdu. Bu durum açıkçası hoşuma gitmişti. Sözde nişan günümdü ama zerre kadar mutlu değildim; aksine karalar bağlamıştım. Ve tam o anda gerçekte sevdiğim adam gelip beni kurtarıyordu.

Burak gözlerimin içine bakarak, “Benimle gel, hadi gidiyoruz!” dedi. Hiç karşı koymadan, hatta mutluluktan ağzım kulaklarımda, Burak’ın elimden tutup beni götürmesine izin verdim. Serkan’la nişanımızın yapıldığı o görkemli, beş yıldızlı, ultra lüks otelin salonundan fırsattan istifade koşarak ayrıldık. Normalde biraz daha kalıp hepsinin yüz ifadesini görmek isterdim ama imkânsızdı tabii. Yine de tahmin edebiliyordum; annem her zamanki asil ama sert tavrıyla kesin sinirden köpürmüştü. Öyle ya, oğlu zengin olmayan, tanınmamış bir ailenin kuryelik yapan oğluna âşıktı ve tam da sosyeteye karşı görkemli bir nişan yapılıyorken onunla kaçmıştı.

Hele Serkan! Serkan’ı tahmin bile etmek istemiyordum. Deliye dönmüştür, sinirden çıldırıyordur! Burak’la beni ayırmak ve beni kazanmak için çevirdiği o ucuz numaralar, pembe dizi entrikaları elinde patlamıştı. Sinirden kim bilir ne haldedir ve beni Burak’tan ayırıp geri kazanmak için kafasında yeni ucuz planlar kurmaya başlamıştır bile. Tipik zengin çocuğu işte! Her istediğini elde etmeye alışmış, kaybetmeyi asla kabullenemeyen biri... Ama ben cebindeki limitsiz kredi kartıyla satın alabileceği bir şey değildim. Bir insandım ve onu, onun beni sevdiği gibi sevmiyordum. Hatta nefret ediyordum ondan!

Oradan kaçtığımızda, Burak’ın sırf bir günlüğüne kiraladığı 2012 model Fiat arabaya atlayıp hızla uzaklaştık. Yoldayken kimseden çağrı gelmesin diye ikimiz de telefonlarımızı kapattık. Doğruca onun evine gittik. Üzerimdeki damatlığı hemen çıkarıp Burak’tan aldığım bir eşofman altı ile tişörtü giydim. Ardından sofraya oturup beraber yemek yedik.

Yemek yerken konuştuk tabii. Burak bana, “Seni seviyorum ve o kendini beğenmiş zengin züppesine bırakacak değildim,” dedi. Sonra da ekledi: “Bu cesaret isteyen bir şeydi, nasıl yaptım ben de bilmiyorum! Ama sana duyduğum sevgiden güç aldım galiba.” Silahı nereden bulduğunu sorduğumda, internetten ruhsatsız ve ucuza aldığını söyledi. İnternette bu şekilde silah satışı yapılıyormuş. Ancak o silahtan bir an önce kurtulmamız gerekiyordu, yoksa başımıza iş açabilirdi. Yemekten sonra kiralık arabaya atlayıp deniz kenarına gittik ve silahı denize fırlattık.

Annemlerin ve Serkan’ın rahat durmayacağını biliyorduk. Nitekim Serkan aynı günün akşamı Burak’ın kapısına dayandı. İçeri girdiğinde çok sinirliydi. Bir yandan bana veryansın ederek nasıl böyle bir şey yaptığıma dair yüzüme bağırıyor, diğer yandan Burak’ı sosyal sınıfı üzerinden aşağılayarak öfkesini kusuyordu. Burak artık hakaretlere dayanamayıp patladı; Serkan’ı yakasından tutup duvara dayadı ve adeta patlamaya hazır bir bomba gibi evinden defolmasını söyledi. Pis oyunlarının sonunun geldiğini söyleyip onu tehditkâr bir dille uyardıktan sonra, sıkıca tuttuğu yakasını yana doğru savurarak Serkan’ı adeta yere fırlattı.

Serkan, yüzünde hırs ve bundan sonra başımıza öreceği çorapları şimdiden planlayan bir ifadeyle çıkıp gitti. O an Burak’la birlikte ona biraz olsun haddini bildirdiğimiz için sevinmiştik. Ama ikimiz de, özellikle de ben, Serkan’ın kolay pes etmeyeceğini biliyorduk. Muhakkak bunun acısını çıkaracaktı.

Öyle de oldu! Burak’la bizi ayırmayı başardılar... Burak’la bizim hikâyemiz aslında tam bir klasik Türk filmiydi. Hani zengin kız ile fakir oğlan aşkları vardır ya; bizimkisi zengin oğlan ile fakir oğlan versiyonuydu. O tür filmler genellikle mutlu sonla biter ama bizimkisi öyle olmadı. Burak beni bir veda mektubuyla terk etti. Hatta mektubun arkasına çok sevdiğim o fındıklı kakaolu kekin tarifini bile yazmıştı. O mektubu bırakıp gitmeden bir gece önce de yapmıştı o kekten... Yiyemeden, henüz kek fırında pişerken evden çıkmak zorunda kalmışım. Burak giderayak bana “Kekten ye de öyle git” demişti ama kalamamıştım. Burak’ı son görüşüm de o oldu.

Burak’la internet üzerinden, bir gey tanışma uygulamasında tanışmıştık. Önce o benim profilimi görüp mesaj atmıştı. İlk mesajını gördüğümde cevap yazmadan direkt profilini, fotoğraflarını ve yazdıklarını incelemiştim. Kader ağlarını o an örmeye başlamıştı bile. Profilinden ve özellikle fotoğraflarından çok etkilenmiştim; son derece yakışıklı ve hoş bir çocuktu. Hemen yanıt verdim. Derken ilk buluşma heyecanı, ikincisi, üçüncüsü... Kısa sürede sevgili olmuştuk.

Sevgili olduğumuzda birbirimizin ruh ikizi olduğumuzu anladık. Birbirimizi tamamlıyorduk; bizimki sadece şehvet üzerine kurulu sıradan bir hoşlanma değildi. Ama aramızda sosyal sınıf farkları vardı. Biz bunu sorun etmesek de edenler vardı; özellikle de benim ailem!

Babamın bir inşaat şirketi ve lüks oteller zinciri vardı. Serkan’ın babasıyla da sık sık iş yapıyorlardı. Yıllardır çok yakın aile dostuyduk ve Serkan benim çocukluk arkadaşımdı; ilkokul çağlarından beri tanışırdık. Lisedeyken bir seneye yakın sevgili de olmuştuk. Ancak o süreçte asla birbirimize benzemediğimizi, aşırı zıt karakterli iki insan olduğumuzu anlamıştım. Fakat o tabii ki benim gibi düşünmüyordu; bana adeta kafayı takmıştı.

Ondan ayrılmak istediğimi söylediğimde intihara kalkışmıştı. Odasında bileklerini kesmiş, acilen hastaneye kaldırılıp dikiş atılmıştı. Neyse ki çok kan kaybetmeden yetiştirilmişti. Serkan zenginliğe, lüks yaşama ve istediği her şeyi elde etmeye alışmış biriydi; hâlâ da öyle. Aklı fikri zevkte, eğlencede ve lüks harcamalardadır. Ne yalan söyleyeyim, asil ve zeki bir çocuktur aslında. Kalitesi sadece kıyafetlerinin etiketleriyle ya da kart limitleriyle sınırlı değildi; özünde iyi biridir. Ama ben Burak’ı seviyordum, onu değil. Biz hiçbir zaman uyumlu olamamıştık. Serkan bana hastalık derecesinde takıntılı hale gelmiş, beni Burak dâhil kimseye yar etmemeye ant içmişti.

Lisedeki o intihar girişiminden sonra annem bana, “Neden terk ediyorsun çocuğu? Serkan’la çok uyumlu bir çiftsiniz, üstelik seni çok seviyor. Tam da ailemize yakışacak bir çocuk... Ailesiyle zaten yıllardır dostuz, ilişkiniz bizlerin de çok hoşuna gidiyor,” demişti. Ama ben onu sevmiyordum. Evet, belki severim, belki aşk sonradan gelir düşüncesiyle bir yıla yakın çıkmıştım ama düşündüğüm gibi olmamıştı. Aşk sonradan gelmemişti. Ayrıldığımda ise bunu kaldıramadı; belki de terk edilmek gururunu zedelemişti. Büyük ihtimalle öyleydi de... Tanıdığım o kibirli Serkan terk edilmeyi hazmedemezdi.

Sırf dikkat çekmek için intihara kalkışmıştı. Belki de kafasındaki tek şey dikkat çekmekti, ölmek değil! Nitekim bileğini keserken ölümcül değil, yüzeysel bir kesik atmıştı. Hastaneye zamanında yetiştirilince hayatı kurtuldu ama benden asla vazgeçmedi. Hele Burak’la tanıştığımı öğrenince iyice deliye döndü. Bizi ayırmak için yapmadığı şey kalmadı.

Bir keresinde Burak’ın eski sevgilisi Kaan’ın izini bulmuş, onu tekrar hayatımıza sokup güya Burak’ın ona döndüğünü bana göstererek bizi ayırmaya çalışmıştı. Kaan da Burak’ı unutamamış olacak ki Serkan’ın şeytani planına hemen ortak olmuştu. Kaan yıllar sonra Burak’ı arayıp dostane bir şekilde görüşmek istemiş. Burak da içinde hiç kötülük olmadan, tamamen arkadaşça yaklaştığını düşünerek kabul etmiş. Bir kafede oturup konuşmuşlar. Kaan bir sürü hikâye uydurmuş; tabii sonradan anladık ki hepsini ona tek tek öğreten Serkan’mış.

Güyâ Kaan lösemiye yakalanmış, bunu öğrenince yıkılmış ve psikolojik olarak çökmüş. Bir de üstüne işten kovulmuş... Tabii bunların hepsi koca bir yalandı!

Burak o an Kaan’ın hasta olmadığını bilmediği için ona maddi manevi yardım etmek istemiş. Yanlış anlarım korkusuyla da bu durumu benden gizli tutmuş. Aslında böyle yaparak Serkan’ın ekmeğine yağ sürmüştü. Çünkü gizlice buluşmalılar ki Serkan da fotoğrafları bana gösterip ayrılmamı sağlasın. Nitekim iş o raddeye gelmişti.

Burak o zamana kadar Kaan’ın hep yanında olmuştu. Düşünüyorum da... Benzer bir durum yaşansa ben de aynısını yapardım. Boşuna sevmiyorum ben bu çocuğu. Hâlâ bile seviyorum, hâlâ bile kalbimde o var. Kim bilir şu an nerede, ne yapıyor? Ben Amerika’da Serkan’la evlenmiş, onun kocası rolünü istemeye istemeye üstlenmişken kalbimde hâlâ Burak var. Eski sevgiliye zor gününde destek olmak herkesin yapabileceği bir insanlık değil. Başından beri bana anlatsaydı kızmaz, ben de elimden geldiğince yardım ederdim. Çünkü Burak’ı tanıyorum, yüreğini biliyorum.

Serkan’ın başlattığı bu yalan zinciri çok uzun sürmedi zaten. Burak’la Kaan buluştuklarında Serkan gizlice fotoğraflarını çekmiş ve kullan-at bir telefondan bana göndermişti. Mesajda şöyle yazıyordu:

Sevgilin Burak eski sevgilisiyle buluşuyor. Yanındaki eski sevgilisi, dikkatli ol!”

Fotoğrafları görünce Burak’la buluşana kadar kafamda bin bir felaket senaryosu döndü. Güvenim bir anda sarsılmıştı. Kafede buluşup fotoğrafları gösterdiğimde Burak, “Bunlar nasıl çekildi? Kim çekti?” diye şaşırınca şüphelerimde haklı olduğumu sandım. Ama Burak durumun aslını, Kaan’ın eski sevgilisi olduğunu ve yardım etmek istediğini bir bir anlattı. Konuşmasının sonunda, “Yemin ederim doğruyu söylüyorum. Sana söylememe sebebim yanlış anlamandan korkmamdı. İstersen seni Kaan’la yüzleştireyim,” dedi. O an gözlerinde o çok sevdiğim, güvendiğim adamı yeniden gördüm ve ona inandım.

Ertesi gün Kaan’la yüzleştik. Fotoğrafları gösterdiğimizde Kaan önce panikledi, ardından pişmanlıkla her şeyi itiraf etti. Aslında hasta olmadığını, Burak’a dönmek istediğini söyledi. Sonra da ekledi:

— O fotoğrafları Serkan çekti. Gelip beni buldu ve sizi ayırmak için iş birliği yaptık. Hastalık falan hepsi kurguydu. Ama görüyorum ki sen kendine yeni bir hayat kurmuşsun. Ben senin için geçmişte kalan bir hatayım... Özür dilerim.

 Deyip masadan hızla kalkıp gitti.

Sonrasında Serkan’la yüzleştim. Önce inkâr etti ama ben gerçeği biliyordum. Yüzüne karşı öfkemi kustum:

— Adam ol da yaptığının arkasında dur! Seni sevmiyorum, hiçbir zaman da sevmedim! Gurursuzluğu bırak artık, yetti bu iğrenç oyunların!

 Dedim.

O an öyle sinirliydim ki Kaan’ı nereden bulduğunu sormak bile aklıma gelmedi. Hâlâ da sormam... Sorarsam Burak aklıma gelir, Serkan’a hiç tahammül edemem diye korkarım. Şimdilerde yanında dolaştırdığı, insanlara “kocam” diye tanıttığı bir eşyası gibiyim adeta... Umarım Burak mutludur, tek dileğim bu.

Serkan oyunlarıyla nihayet başarılı oldu ve istediğini elde etti. Bunda ailelerimizin de payı büyüktü tabii. Şirketimiz büyük bir nakit sıkıntısına girmişti. Serkan’ın babası hızır gibi yetişip şirketi kurtardı ve babamla ortak oldu. Ailem onlara gebe kalmıştı. Hal böyle olunca Serkan’la olmam için üzerimdeki baskıyı artırdılar.

Serkan ona son bağırışımdan sonra iyice bilenmiş olmalı ki, Burak’ı adam tutup kaçırtmıştı! Kaçırtmadan önceki akşam Burak’la evdeyken o çok sevdiğim fındıklı kakaolu keki yapıyordu. İçime mi doğmuştu nedir, yanından bir an bile ayrılmak istemiyordum. Tam kek fırına girerken Serkan aradı ve acilen evine gelmemi gerektiğini söyledi. Gitmek zorundaydım, yoksa bizimkiler araya girip huzursuzluk çıkaracaktı. Burak’a dürüstçe Serkan’ın aradığını ve gitmem gerektiğini söyledim. Burak, “Gitme” demedi ama

— Kekten ye de öyle git, çok seversin.

Dedi. “Gelince yerim” dedim... Keşke kalsaydım!

Eve döndüğümde Burak yoktu. Bulduğum tek şey bir veda mektubu ve arkasına yazılmış kek tarifiydi. O mektubu hâlâ saklarım; Serkan’ın asla bulamayacağı bir yerde... O akşam Serkan’ın evinden sinirle çıkıp sokaklarda sabahlamıştım. İçip sarhoş olmuş, ardından ailemin evine gitmiştim. Sözde onlara hesap soracaktım; beni nasıl bir şirket için pazarlarsınız diye... Ama o kadar sarhoştum ki odaya geçip sızmışım. Öğlene doğru uyandığımda ise Burak artık yoktu.

 

 

O AKŞAM

O akşam Ozan’ı eve çağırdığımda hemen gelmişti. Hizmetçi kapıyı açıp bizimkilerle kısa bir hoşbeş yaptıktan sonra direkt odama geldi. Tıpkı planladığım gibi!

Ozan odama girdiğinde üzerimde sadece baksır vardı. Bile bile onu öyle karşılamıştım; çünkü planım onunla yatıp hamile kalmaktı. Aslında blöf yapıp hamileymişim gibi davranarak Burak’la onu ayırmak ve bana gelmesini sağlamaktı amacım. Bu planı yapmama sebep olan şey, o gün internette gördüğüm bir haberdi. Ziya Sarıoğlu adında bir profesörün erkeklerin hamile kalmasını sağlayan bir ilaç bulduğu yazıyordu. Haberi defalarca sorguladım ama ilaç dünya çapında ses getirmişti. O ilacı ben de almalıydım; böylece Ozan’dan hamile kalıp onu yanımda kalmaya mecbur edebilirdim.

Ama önce o akşam Ozan’la birlikte olmalıydım ki oyunum inandırıcı olsun. Ozan odadayken cinsel arzularını kışkırtmaya çalıştım ama niyeti yoktu. Yüzündeki öfke ve tiksinti ifadesini bir türlü değiştiremiyordum. En son kozumu oynayıp baksırı da çıkardım ve karşısında çırılçıplak kaldım.

Bana,

— Ne yapmaya çalışıyorsun sen Serkan?

Dedi. Amacım nefsimize yenik düşüp sevişmemizi sağlamaktı. “Seni özlediğim için çağırdım Ozan. Hani lisedeyken sabaha kadar sevişirdik ya...” dediğimde yüzündeki öfke daha da katlandı.

— Sen bu kadar gurursuz ve ahlaksız mıydın Serkan? Ne olur düş artık yakamdan! Lütfen!

Diyerek arkasını döndü ve çıkıp gitti. Planım yatmıştı ama hamlelerim bitmemişti. Çırılçıplak ortada kalmışken aklıma yeni bir fikir geldi. İşte şah mat o zaman olacaktı!

Ertesi gün planımı devreye soktum. Birkaç adam tutup Burak’ı kaçırttım. Onu şehir dışındaki yıkık dökük bir depoya götürdüler. Sandalyeye bağlı halde otururken karşısına geçip yüzleştim.

 

VEDA…

O gün saat 11.30 gibi markete gitmek için evden çıkmıştım. Dün akşam Ozan eve gelmemişti. Buzdolabını açtığımda bomboş olduğunu görünce markete gitmeye karar verdim. İçimden bir ses Ozan neden gelmedi? diye sorup duruyordu. Kendi kendimi teselli etmeye çalışıyordum.

Apartmandan çıkar çıkmaz iri yarı iki adam belirdi. Biri ağzımı bezle kapattı, ikisi birden üzerime çullanıp beni götürmeye çalıştılar. Çırpındım, bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Zaten birkaç saniye sonra beze sürülü madde yüzünden bayılmışım.

Gözlerimi açtığımda yıkık dökük bir depoda, bir sandalyeye bağlıydım. Karşımda Serkan duruyordu. İşin onun başının altından çıktığını anladım.

“Ne işim var benim burada? Ne istiyorsun benden?” diye bağırdım.

“Hiiiç!” dedi pişkince.

— Dün akşam neler olduğunu söylemek için getirdim seni. Dün akşam Ozan bendeydi, sabaha kadar beraber olduk, seviştik. Ozan benim! Boş hayaller kurma.

“Yalan söylüyorsun!” dedim. “Evet, Ozan sana geldi biliyorum ama o bana ihanet etmez. Senden tiksiniyor!”

Onu savunuyordum ama içime bir şüphe düşmüştü bir kere. Ya doğruysa? Ya geceyi beraber geçirdilerse?

Serkan ellerimi ayaklarımı kendi elleriyle çözdü.

— Git o zaman!

Dedi.

— Git ama unutma, biz birbirimize aitiz. Seninle sadece oyalanıyor. 

Oradan çıkıp eve gittim... Uzun uzun düşündüm. Artık çok yorulmuştum. Sanırım haklıydı; Ozan benim için hayalden öteye gidemezdi. O zengin bir ailenin çocuğuydu, ben ise sıradan bir kuryeydim. Aramızda hep sınıf farkı olacaktı. Üstelik bu oyundan, aşağılanmaktan sıkılmıştım artık. Ozan’ı çok seviyordum ama sadece aşk yetmiyordu.

Mutfak masasına oturup kâğıdı kalemi aldım ve Ozan’a son sözlerimi yazmaya başladım:

“Ozan, belki sana yüz yüze veda etmeden gittiğim için bana çok kızacaksın ama böyle yapmak zorundaydım. Çünkü sen ‘Neden?’ diye başlayacaktın, ben sitemler edecektim... Kıracaktık birbirimizi.

Dün akşam eve gelmedin. Bugün Serkan beni iki adama kaçırtıp bir depoya götürttü. Dün geceyi onunla geçirdiğini söyledi. Belki de yalan söyledi, biliyorum... Ama yoruldum ben artık Ozan. Bütün bu olanlardan, ailen ve Serkan tarafından aşağılanmaktan yoruldum. Ben pes ediyorum...

Ama bu senden, seni sevmekten vazgeçtim demek değil! Seni hâlâ çok seviyorum ama sevgi yetmiyor işte. Dün akşam gelemediğin için o çok sevdiğin keki yiyemedin. Tarifini mektubun arkasına yazıyorum. Hoşça kal... Burak.”

Ailemin evindeki odamda uyandığımda saat öğleni geçmiş, iki olmuştu. Kafamın içinde müthiş bir ağırlık vardı. Bütün yaşananlar, Serkan’ın yaptıkları, Burak, ailem... Kafamın içinde adeta bir fragman gibi dönüp duruyordu.

Sıkıntıyla yataktan kalktım. İçimden bir an önce Burak’la yaşadığımız eve gitmek geçiyordu. Aşağı salona indiğimde annemle babamı gördüm. Beni görünce şaşırdılar: “Aaa! Sen evde miydin?” dediler. Dün akşam geç geldiğimi, biraz alkollü olduğumu ve kapıyı anahtarla açtığımı söyledim. O saatte evde herkesin uyuduğunu, dolayısıyla beni göremediklerini söyledim. Hemen odama çıkıp uyuduğumu ekledim ve ardından “Ben çıkıyorum,” diyerek onların son sözlerini bile dinlemeden salondan çıkıp gittim.

Dış kapıya doğru yürürken arkamdan seslendiklerini duyuyordum: “Dur oğlum, nereye hemen? Dur, bir şey söyleyeceğiz!” Ama onları dikkate bile almayıp evden çıktım.

Doğruca Burak’la yaşadığımız eve gittim. Kapıyı anahtarla açtım; çünkü o saatte işte olabileceğini, evde kimsenin bulunmayacağını düşünmüştüm. Eve girdiğimde gerçekten de kimse yoktu. Salondaki orta sehpanın üzerinde o mektubu gördüm. Gidip mektubu aldım ve koltuğa oturup okumaya başladım. O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Gözlerim doldu, yutkunduğumda sanki canım acıyordu. Mektubun arkasını çevirdiğimde ise gözyaşlarım artık kendiliğinden boşaldı...

Neden Burak, neden? Her şeye rağmen savaşmalıydık. Bizi kimsenin yıldırmasına izin vermemeliydik. Ailem, Serkan... Hepsinin canı cehenneme! Bana sen lazımsın, ben seni istiyorum... Ama yoktu yanımda, dediklerimi duyamazdı.

İçim yana yana, mektubu da alıp evden çıktım. Derhal o öfkeyle Serkan’a gittim. Öyle bir sinir ve üzüntü içindeydim ki dünyayı yakabilirdim. Her zamanki gibi ailesiyle yaşadığı o görkemli köşkte oturuyordu.

— Nasıl yaparsın bunu? Nasıl kaçırırsın Burak’ı? Nasıl benim hakkımda yalan söylersin? Biz seninle birlikte olduk mu? Geceyi seninle mi geçirdim ben dün gece, ha? Söyle rezil! Mektubunda öyle yazmış...

Dedikten sonra gözlerim onun karşısında tekrar doldu ve boşaldı.

— Sevin şimdi, kına yak! Gitti Burak, gitti! Lanet olsun, gitti! El birliğiyle kaçırdınız çocuğu. Ama biliyor musun, hiçbiriniz özellikle de sen onun tırnağı bile etmezsiniz. Bu evin, şu yaşamın var ya, onun tırnağının arasındaki kir bile etmez!

Deyip konuşmasına fırsat vermeden sinirle oradan ayrıldım.

Aradan bir hafta geçmişti. Burak’ın acısından kendimde bile değildim. Aklımda hep o vardı. Ailemin evindeki odama kapanmış, adeta bir ruh gibi dolaşıyordum. Kimseye tahammülüm yoktu; evin içinde annemle babamı görmeye bile dayanamıyordum. İçten içe sevindiklerini biliyordum. “Gitti, kurtulduk o çocuktan. Ozan şimdi kötü ama geçer, unutur onu şükürler olsun,” diyorlardı kesin. Ama ben unutmadım... Serkan’la evli olmama rağmen bugün bile unutamadım Burak’ı. Serkan’ı zerre kadar sevmiyorum, hatta nefret ediyorum. Ona her baktığımda Burak’la beni ayırmayı başaran bir canavar görüyorum.

Acı çektiğim o ilk zamanlarda annemle babam hâlâ Serkan’la olmamı istiyor, bana bu yönde imalarda bulunuyorlardı. Nedeni çok basitti: Eğer Serkan’la olmazsam iki ailenin arası açılacak ve babasının şirketimize yaptığı finansal destek bitecekti. Şirket bu desteği kaybederse iflas bayrağını çekerdi. Benim Serkan’la olmamam belki tek başına bir sebep sayılmazdı ama Serkan... Bunu sonuna kadar kullanır, babasına baskı yapıp garezinden o desteği kestirirdi; yapardı da!

Burak gibi ben de yorulmuştum artık bu oyunlardan... Ailemin “Şirket düze çıkana kadar biraz idare et” baskılarına daha fazla dayanamayıp sonunda kabul ettim. Ne kadar nefret etsem de, yüzüne demediğimi bırakmasam da Serkan’la olmayı kabul ettim. Serkan ise sanki hiçbir şey yaşanmamış, aramızda o kadar olay geçmemiş gibi kocaman bir gülümsemeyle yanımda durdu.

Ama bir şartım vardı: Buralardan gidecektik. Artık İstanbul’da veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde duramazdım. Yurt dışına yerleşmek istiyordum ve seçtiğim şehir Amerika’da San Francisco’ydu. Ne Serkan ne de ailelerimiz buna itiraz etti. Hemen San Francisco’ya iki uçak bileti aldık. Bu şehri daha önce de çok kez ziyaret etmiştim ve severdim.

Uçağa bindiğimizde arka koltuğumuzda ve onların yan tarafında iki gey çift daha vardı. Ya da bilemiyorum, belki de ben öyle benzettim. Sonuçta hiçbirini kişisel olarak tanımıyordum. Ama içimden bir ses onların da bizim gibi birer çift olduğunu söylüyordu. Neyse, artık ne önemi vardı ki?

Serkan’la San Francisco’ya indikten birkaç gün sonra evlendik. Şimdilerde üç senelik evliyiz. Hâlâ üç yıl önce Burak’ın yazdığı o veda mektubunu gizli yerinden çıkarıp okurum. Serkan evde yokken mektubun arkasındaki fındıklı kakaolu kek tarifini yapıp yerim. Ama onun yaptığı gibi olmuyor; bütün malzemeleri eksiksiz koysam da Burak’ınki gibi tutturamıyorum. Hâlâ mektubu okurken ve mutfakta o keki yaparken içimden geçirmeden edemiyorum: Acaba şimdi nerede? Kiminle? Ne yapıyor?

Umarım mutlusundur Burak... Umarım hak ettiğin mutluluğu bulmuşsundur. Çünkü sen mutlu olmayı hak ediyorsun. Benim aksime... Seni hâlâ seviyorum.


SAN FRANCISCO

San Francisco’ya indiğimizde Tolga, Gürkan, Mustafa ve ben doğruca otelimize geçtik. Türkiye’deyken rezervasyonunu yaptığımız iki ayrı çift kişilik odaya yerleştik. Bavulları bırakıp biraz dinlendikten sonra şehri gezmek istiyorduk ama 13 saati aşkın uçak yolculuğu ve zaman farkı yüzünden hepimizi ağır bir jet-lag vurmuştu. Dinlenelim derken derin bir uykuya daldık. İki gün boyunca biyolojik saatimiz şehre uyum sağlamakta zorlandı ama sonradan alıştık.

İki günün sonunda şehri gezmeye ve bu yeni hayatta yaşayacağımız evleri aramaya başladık. Sürekli otelde kalamazdık; kendimize yeni bir düzen kurma ve artık evlenme vaktiydi. Şans bu ya, yan yana harika iki ayrı villa bulup aldık ve böylece komşu olduk! Bütün bir birikimimizi bu evlere yatırdığımız için biraz çulsuz kalmıştık. Tamam, annem ya da babam Mustafa ile bizi asla mağdur etmezdi; hiç çalışmasak bile bize çok iyi bakacaklarına emindim. Ama yine de kendi başımızın çaresine baksak iyi olacaktı.

Mustafa’nın İngilizcesi olmadığı için iş bulması zordu; ben de ona yavaş yavaş öğretmeye başladım. Sırf çalışması için değil, yaşadığı ülkede dil sıkıntısı çekmesin ve kendine güveni gelsin diye...

Evlere taşındıktan sonra Mustafa’yla evde İngilizce konuşmaya başladık. Tabii ilk zamanlar çok zorlandı. Olayı gözünde büyütüp pes etmesin diye ben de bir süre sonra zorlamayı bırakıp tekrar Türkçe konuşmaya döndüm.

Bir gün San Francisco sahilinde ayakkabılarımızı çıkarıp kumlarda çıplak ayakla yürürken Mustafa’ya evlenme teklif ettim. Zaten evlenecektik ama birimizin bu teklifi yapması güzel bir anı olurdu. Mustafa şaşırdı ve büyük bir sevinçle kabul etti. İngilizce konusunu o kadar takıntı yapıyordu ki tam sitcom dizilerine konu olacak türdendi! Bana o an,

— Peki bizi evlendiren kişiyi nasıl anlayacağım? Mutlaka İngilizce konuşacaktır, dedi.

Ben de “Merak etme canım, ben yanındayım. Sana söz hakkı verdiğinde 'yes' de yeter,” diyerek onu rahatlattım.

Amerika’daki düğün adeti gereği yeminlerimizi yazıp birbirimize okumamız gerekiyordu. İşi görevliyle konuşup yeminlerimizi Türkçe söylemek üzere anlaştık. Düğünümüze Mustafa’nın ve benim ailem de katıldı. Tolga ve Gürkan’ın yanında ise bizden başka kimse yoktu. Babam düğüne katılamamıştı ama doğuma geldi.

Törende Mustafa’nın elini tutarak ilk yemini ben ettim:

“Mustafa’yla ortak bir arkadaşımızın doğum günü partisinde tanışmıştık. İkimiz de birbirimizden hoşlanmış ama yan yana gelmeye cesaret edememiştik. Mustafa balkona sigara içmeye çıktığında ben de fırsat bilip peşinden gittim. Kalabalıktan uzaklaşmak istiyordum ama ne konuşacağımız hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece kalbimin sesini dinledim. Cebimden bir sigara çıkarıp çakmağını istedim... Çakmak sadece bir bahaneydi. Ve o gece, o balkonda ilk kez öpüştük.

Sonra kader ağlarını örmeye devam etti... Annemle Ankara’dan İstanbul’a taşınmamız ve anne-babamın boşanma süreci derken tayinimi İstanbul’a istedim. Büyük bir tesadüfle, Mustafa’nın görev yaptığı polis merkezine atanmışım! O partiden sonra birbirimizi aynı karakolda meslektaş olarak yeniden bulduk. Ve şimdi buradayız... Yeni şehrimiz San Francisco’da evleniyoruz. Seni seviyorum.”


MUCİZE

Caner’in yemininden sonra heyecandan fazla bir şey söyleyemedim. Söylemek istediğim her şeyi o zaten anlatmıştı. Yine de kalbimin sesini dinleyerek gözlerinin içine baktım; onu kocam olarak kabul ettiğimi ve ömrümün kalanını onunla geçirmek istediğimi söyledim. Ve törenin o olmazsa olmaz finalinde öpüşerek Amerika Birleşik Devletleri’nde resmen evlendik.

Aynı gün Tolga ile Gürkan da evlendi. Ailelerimiz bizimle iki gün kaldıktan sonra Türkiye’ye döndüler. Caner evlendiğimizde henüz iki aylık hamileydi, karnı bile belli olmuyordu. Ama aylar geçtikçe gözlerimizin önünde mucizevi bir süreç yaşandı. Bir erkek olarak kocam hamileydi! Tam 9 ay boyunca bu mucizeye şahit olduk. Komşularımız Tolga ve Gürkan da aynı heyecanı yaşıyordu.

Doğum günü geldiğinde aileler yine Amerika’ya uçtu. Caner ve Tolga aynı dönemde hamile kalmıştı ama Caner bir ay önce doğum yaptı. Yani oğlumuz Arda, onların kızları Aslı’dan bir ay büyüktür.

Caner’in doğumuna Ziya Bey, Caner’in babası Orhan Bey ve hastane ekibinden Dr. Robert Decker girdi. Orhan Bey’in hastane yönetimiyle yaptığı ısrarlı konuşmalar sayesinde ameliyathaneye girmelerine izin verilmişti. Dr. Decker, riskli bir durum olduğu için Caner’i iki gün önceden hastaneye yatırmıştı.

Ameliyattan bir saat önce Caner’in aniden sancısı tuttu. Bu olmaması gereken bir şeydi; çünkü erkek anatomical yapısı gereği normal doğum yapamazdı. Doktorlar büyük bir panikle Caner’i ameliyathaneye koşturdu. Sedyeyi iterken aralarında İngilizce bir şeyler konuşuyorlardı. Şule teyzeye ne konuştuklarını sorduğumda, ağlayarak bebeğin çıkış yolu aradığını, vakitlerinin çok az olduğunu ve çabuk olmazlarsa ikisini de kaybedebileceklerini söylediklerini çevirdi.

O an dehşete düştüm. Tam 9 saat sürdü o ameliyat... Çok zorlu geçti ama sonunda Caner de oğlumuz Arda da sağ salim çıktılar. Büyük mucize gerçekleşmişti! İki erkek kendi canımızdan, kanımızdan bir çocuk sahibi olmuştuk. Bir ay sonra Tolga da kızını kucağına aldı.

Şimdilerde hepimiz çok mutluyuz. Oğlumuz Arda 5 yaşına girdi, son derece sağlıklı bir çocuk. Caner ise yazarlığa merak sardı. Bütün bu yaşadıklarımızı bir kitap haline getirdi; hatta dizi ve film senaryoları yazmayı hedefliyor. Geceleri odaya kapanıp sabahlara kadar yazıyor. Yazsın benim mucize kocam, ne isterse yapsın!

Bense İngilizceyle sınavımı hâlâ veremedim; zor geliyor ne yapayım? Ancak çat pat bir şeyler öğrenebildim.

Türkiye’deki ailelerimizle sık sık görüntülü konuşuyoruz. Şule teyze ile Ziya Bey orada evlenmişler, bunu da o aramalardan birinde öğrendik. O mucize ilaç ise Ziya Bey’in Amerikalı yatırımcılarla yaptığı ortaklık sayesinde tüm dünyada satışa sunuldu. Tabii gelişmiş ülkeler izin verirken, Müslüman ülkeler başta olmak üzere bazı ülkelerde satışı yasaklandı. Hâla tartışılmaya devam ediyor.

Esma’dan bir haber var mı derseniz... Maalesef yok! Akıl hastanesinde doktorunu öldürüp kaçan Esma sırra kadem bastı. Yaşıyor mu, öldü mü kimse bilmiyor. Belki de en başından beri Caner’le düşündüğümüz şey doğruydu: Esma akıl hastası değildi, sadece rol yapıyordu. Amacı babasından ve eniştesinden intikam almaktı; intikamını aldı ve yok oldu.

Peki ona kim yardım etti? Birilerinin yardım ettiği çok açıktı. Gerçekten hasta olduğunu varsaysak bile cebinde para, üzerinde doğru düzgün kıyafet yokken nereye gidebilirdi? Belki de ablası Gülsüm yardım etti ona. Kardeşinin yerini bilmediğini söylerken ağlıyordu ama ne malum? Belki o da rol yapıyordu. İki kardeş intikamlarını alıp birlikte yeni bir hayata kaçtılar belki de...

Ya da Esma bir yerlerde açlıktan, soğuktan öldü gitti; cesedi kurda kuşa yem olduğu için bulunamadı. Belki de kötü kişilerin eline düşüp öldürüldü.

Bunların hiçbiri bilinmiyor. Esma’dan ölü ya da diri hâlâ hiçbir haber yok.


YAZAN

Ali SİNOP 

 

 

 

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar