DELİ BÖLÜM 8 (FİNAL)
NE YAPACAĞIZ ŞİMDİ?
Direkt bizim eve gelmiştik. Öyle ya, Tolga’yı
Gürkan’la yaşadıkları eve götüremezdik. Aptallık olurdu; hangi insan
hapishaneden kaçıp sürekli yaşadığı eve gider ki? Anında yakalanırdı!
Eve vardığımızda dördümüz de aşırı şaşkındık,
yaptığımız şeye inanmakta güçlük çekiyorduk. Sahiden başarmış mıydık?
Hapishaneden bir adam kaçırmıştık. Caner, “Ben bir çay koyayım, sonra
çaylarımızı içerken salim kafayla bundan sonra ne yapacağımızı konuşalım,”
dedi.
Biraz sonra oturup hep birlikte “Şimdi ne yapacağız?”
diye konuşmaya başladık. Doğrudan Amerika’ya gitmeye karar verdik. Zaten
Caner’le yakın gelecek için planımız buydu, bu yüzden tarihi öne almaya karar
verdik. Normalde Caner doğumu burada, İstanbul’da yapacak, ardından Amerika’ya
gidecektik ama o anda işler de planlar da tamamen değişti. Doğumun Amerika’da
olmasına karar verdik. Çünkü Türkiye’de kaldığımız her dakika dördümüz için de
büyük bir riskti; her an yakalanabilirdik. Tolga firardan, biz ise bir suçluyu
kaçırmak ve devlet binasını kundaklamaktan hapsi boylardık.
Bir an önce gitmeliydik ama nasıl? En önemlisi,
Tolga’yı ülkeden nasıl çıkaracaktık? Bir firari olduğu için kendi kimliğiyle
hiçbir işlem yapamaz, doğal olarak sınır dışına çıkamazdı. Bu yüzden ilk iş
Tolga’ya sahte bir pasaport ayarlamamız gerekiyordu. Ama bunu kim yapacaktı?
Ertesi gün olduğunda herkes hapishane binasındaki
yangını konuşuyordu. Ülkenin tek gündemi buydu resmen. İnternette,
televizyonda, her yerde bu haber vardı. Ve tabii ki o kargaşada hapisten
kaçmayı başaran firariler... “Firariler” diyorum çünkü televizyondan öğrendik
ki, o kaos esnasında kaçan tek mahkûm Tolga değilmiş. Tolga’yla birlikte tam
beş mahkûm kaçmayı başarmıştı. Yani bizim plan dört kişiye daha yaramıştı.
Çok geçmeden olayın kundaklama olduğu da ortaya çıktı.
Yapılan araştırmalarda, hapishane binasının çevresine dışarıdan benzin
dökülerek ateşe verildiği anlaşılmıştı. Neyse ki faillerin kimliği hâlâ
gizliydi, henüz açığa çıkmamıştık. Ancak Tolga da dâhil olmak üzere kaçan beş
mahkûmun fotoğrafları, “firari” başlığıyla televizyonlarda ve internette
sürekli gösteriliyordu.
O sabah evde kahvaltı edip yaptıklarımızın sonuçlarını
haberlerden izlerken bir anda kapı çaldı. Hepimizi müthiş bir panik kapladı!
Onları sakinleştirmek için, “Tamam, durun! Hemen panik yapmayın, bir bakayım
kim gelmiş,” dedim ama kapıya doğru yürürken korkudan ömrümden beş yıl gitmişti
resmen. Dürbünden baktığımda gelenin Ziya Bey olduğunu gördüm. Biraz
rahatlamıştım, polis değildi. Resmî olarak ben de hâlâ devletin bir polisiydim
ama artık polisten korkuyordum.
Kapıyı açmadan içeri geçip gelenin Ziya Bey olduğunu
haber verdim. Açmamak olmazdı; ortadan kaybolacak olsak bile çevremizdekilerle
vedalaşarak gitmeliydik ki şüphe çekmeyelim. Bu yaşananlar dördümüzün arasında
bir sır olarak kalmalıydı. Tolga ile Gürkan hemen yatak odasına saklandılar.
Biz de Caner’le birlikte kapıyı açıp Ziya Bey’i içeri aldık. Neyse ki hiçbir
şeyden şüphelenmedi. Hatta kapıyı açmadan önce, evde başkalarının da
bulunduğunu anlamasın diye masadaki dört kişilik kahvaltı soframızı aceleyle iki
kişiliğe indirmiştik.
Ziya Bey’in geliş sebebi, erkeklerin hamile kalmasını
sağlayan ilaç için Amerika’ya bir yatırımcıyla görüşmeye gidecek olmasıydı. Hem
vedalaşmaya gelmiş hem de güzel bir haber getirmişti: İlacın yan etkisini
ortadan kaldırmayı başarmışlardı. Yani Caner’le Madrid’e kadar gidip o ilacı
almamız boşa gitmemiş, işe yaramıştı. Ziya Bey yaklaşık on dakika oturduktan
sonra müsaade istedi. Çok kalmasın diye biz de ikram konusunda pek ısrarcı
olmamıştık.
Ziya Bey gidince Tolga ve Gürkan saklandıkları yerden
çıktılar. Tekrar oturup “Şimdi ne yapacağız?” diye düşündük. O gün derhal
merkeze gidip istifamı verdim ve polisliği bıraktım. Artık buralardan
gidiyorduk, yavaş yavaş her şeyden elimizi eteğimizi çekecektik. Üstelik büyük
bir suç işlemiştik, ortalıkta ve göz önünde olmak doğru değildi.
Ardından aklıma Tolga’ya nasıl sahte pasaport
çıkartabileceğimiz geldi. Zamanında içeri tıkmak için delil aradığım bir
sahtekâr vardı. Adamın ne haltlar karıştırdığı belliydi ama tutuklamak için
yeterli delilimiz yoktu; sürekli ifadesini alıp salmak zorunda kalıyorduk.
Caner de adamı biliyordu, az koşmamıştık peşinden... Fikrimi söyleyince onun da
aklına yattı.
O gün varoş bir mahalledeki gecekonduya, adamın
ayağına gittim. Beni karşısında görünce şaşırdı. Ama bu kez polis kimliğimle
değil, müşteri olarak gidiyordum. Sahte bir pasaport istediğimi söyleyince önce
inanmadı. Delil toplamaya çalıştığımı sandığı için hemen yelkenleri suya
indirmedi. Artık polis olmadığıma ve karşısında bir müşteri olarak bulunduğuma
onu ikna etmekte epey zorlandım. Eline biraz da para sıkıştırınca niyetime
inandı. "Biraz" dediğim de bir zarfın içinde verdiğim 10 bin liraydı.
Pasaportu teslim aldığımda kalanını vereceğimi söyledim; yani bir pasaport için
adama toplamda 20 bin lira ödedik.
Ancak pasaportu iki gün sonra alabilecektik. Bu da iki
gün daha kaçak hayatı yaşayacağımız anlamına geliyordu. O iki gün boyunca
Gürkan, Tolga, Caner ve ben evden dışarı adımımızı atmadık. Sadece ikinci günün
sonunda adamın yanına gidip pasaportu teslim aldım ve paranın ikinci kısmını
verdim.
Fakat o iki gün bize iki yıl gibi gelmişti. Her an
kapıya polis dayanacak korkusuyla evde hapis kalmış gibiydik. Yine de her
dakikası kötü geçmedi. Zaman aksın diye dördümüz oturup bir sürü film ve dizi
izledik. Hatta bir ara sessiz sinema bile oynadık! Çiftler halinde takım olup
birbirimize karşı yarıştık. Ben Harry Potter ve Sırlar Odası filmini
anlatırken "Sırlar Odası" kısmını bir türlü becerememiştim. Aklımca
elimle hayali bir kapı yapıp içinden geçmeye çalışıyordum ama pek başarılı
olamıyordum. Sonra güç bela elimle yerden itibaren bir çocuk boyu gösterip,
ardından iki elimin işaret ve başparmaklarını birleştirerek gözlük yaptım. O
hayali kapıyla gözlüklü çocuk figürünü birleştirince filmin Harry Potter ve
Sırlar Odası olduğunu nihayet anladılar.
İki gün, içimizdeki o korkuyla ama bir yandan da böyle
tatlı anlarla geçip gitti. Pasaportu aldıktan sonra geriye tek bir şey
kalmıştı: Hızlıca tüm işlemleri halledip Amerika uçak biletlerimizi almak ve
gitmek...
ANNEMLE VEDA
Evdeki iki günlük hapsin ardından veda etmek için
annemin evine gittim. Orada ona her şeyi anlattım. Tolga’yı, Gürkan’ı,
hapishane macerasını, sahte pasaport olayını... Hepsini... Normalde bu
dördümüzün arasında bir sır olarak kalacaktı ama anneme yalan söyleyerek gitmek
istemedim. Zaten gizlesem de en yakınlarımızdan er geç çıkardı kokusu. Mesela
böyle apar topar Amerika’ya gidişimizi nasıl açıklayabilirdik? Hani doğumu
burada yapıp öyle gidecektik? Doğuma daha aylar varken ne değişmişti? Üstelik
annem yalan söylediğimi anında anlardı.
Anlattıklarımı duyunca neye uğradığını şaşırdı! Böyle
bir şeyi nasıl yaptığımıza bir yandan çok kızdı, bir yandan dehşete düştü. Ama
olan olmuştu bir kere, geri dönüşü yoktu. Annem sinirlenmesine ve benim için
ölesiye korkmasına rağmen günün sonunda yine yanımda durdu. Çünkü benim, hem de
bu halimle, hamileyken hapse girmemi asla istemezdi.
Aynı günün akşamı Mustafa da annesine ve kız kardeşi
Firdevs’e gidip her şeyi anlattı. Onlar da duydukları karşısında şoke olup
kızdılar ama çaresizce bizim yanımızda durdular.
Sürekli yurt dışına seyahat ettiğim için vize ve diğer
resmi işlemlerimizde fazla beklemedik; kendim ve diğerleri için süreci
hızlandırmayı başardım. Dört gün daha bizim evde dışarı çıkmadan kapalı kaldık
ve dördüncü günün sonunda biletlerimize kadar her şeyimiz hazırdı.
Bavullarımızı toplayıp havaalanına doğru yola çıktık.
Havaalanında annem, Mustafa’nın annesi ve kız kardeşi
Firdevs bizi uğurlamak için bekliyorlardı. Zor ve duygusal bir vedaydı.
Annelerimizin “Kendinize dikkat edin, Nereden bulaştınız bu işe?” feryatlarının
ve gözyaşlarının ardından nihayet uçağa bindik.
Uçakta arka sıralardaki ikili koltukta Mustafa’yla
ben, hemen karşımızdaki yan yana koltuklarda ise Gürkan’la Tolga oturuyordu.
Güzel bir tesadüftü, çünkü biletleri alırken koltuk numaralarını özellikle
seçmemiştik. Tek amacımız bir an önce oradan uzaklaşmaktı; Amerika’ya giden bir
uçağa binelim de gerisinin hiçbir önemi yoktu.
Mustafa’yla benim oturduğumuz koltuğun çaprazında iki
erkek yan yana oturuyordu. Belli ki zengin tiplerdi. Hatta birisi bana aşırı
tanıdık geliyordu. Zengin bir ailenin oğlu olmalıydı; televizyonda veya
internette mutlaka görmüş olmalıydım. Ya da ben benzetiyordum, bilemiyorum.
Hatta onlara çaktırmadan biraz daha dikkatli bakınca, sanki ikisini birden
medyadan tanıyor gibiydim... Tabii ki kişisel bir tanışıklığım yoktu.
Aman canım, her neyse! Bize ne insanlardan... Biz
artık Amerika’ya giden o uçaktaydık ya, şimdi bize lazım olan tek şey buydu.
NİŞANDAN DAMAT KAÇIRMA!
Bir anda bir silah sesi patladı! O anda herkes aşırı
paniklemiş, bağırış çağırışlar arasında sağa sola kaçışmaya başlamıştı. Ben de
tabii ki korkmuş, paniklemiştim ama havaya ateş edeni görünce korkum bir anda
silindi ve yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı. Havaya ateş eden Burak’tı! Onu
gören başta yanımdaki Serkan olmak üzere annem, babam ve Serkan’ın ailesi en az
benim kadar şaşırmıştı. Çünkü bize yaptıkları baskı, arkamızdan çevirdikleri
oyunlar son anda ellerinde patlıyordu.
Burak havaya doğrulttuğu silahı bu kez rastgele,
özellikle de Serkan ile ailelerimize yönelterek yanıma geldi. Bir eliyle silahı
tutarken diğer eliyle elimi kavradı ve herkese, “Peşimizden gelen olursa
vururum! Hiç acımam, vururum!” diye tehditler savurdu. Bu durum açıkçası hoşuma
gitmişti. Sözde nişan günümdü ama zerre kadar mutlu değildim; aksine karalar
bağlamıştım. Ve tam o anda gerçekte sevdiğim adam gelip beni kurtarıyordu.
Burak gözlerimin içine bakarak, “Benimle gel, hadi
gidiyoruz!” dedi. Hiç karşı koymadan, hatta mutluluktan ağzım kulaklarımda,
Burak’ın elimden tutup beni götürmesine izin verdim. Serkan’la nişanımızın
yapıldığı o görkemli, beş yıldızlı, ultra lüks otelin salonundan fırsattan
istifade koşarak ayrıldık. Normalde biraz daha kalıp hepsinin yüz ifadesini
görmek isterdim ama imkânsızdı tabii. Yine de tahmin edebiliyordum; annem her
zamanki asil ama sert tavrıyla kesin sinirden köpürmüştü. Öyle ya, oğlu zengin
olmayan, tanınmamış bir ailenin kuryelik yapan oğluna âşıktı ve tam da
sosyeteye karşı görkemli bir nişan yapılıyorken onunla kaçmıştı.
Hele Serkan! Serkan’ı tahmin bile etmek istemiyordum.
Deliye dönmüştür, sinirden çıldırıyordur! Burak’la beni ayırmak ve beni
kazanmak için çevirdiği o ucuz numaralar, pembe dizi entrikaları elinde
patlamıştı. Sinirden kim bilir ne haldedir ve beni Burak’tan ayırıp geri
kazanmak için kafasında yeni ucuz planlar kurmaya başlamıştır bile. Tipik
zengin çocuğu işte! Her istediğini elde etmeye alışmış, kaybetmeyi asla
kabullenemeyen biri... Ama ben cebindeki limitsiz kredi kartıyla satın
alabileceği bir şey değildim. Bir insandım ve onu, onun beni sevdiği gibi
sevmiyordum. Hatta nefret ediyordum ondan!
Oradan kaçtığımızda, Burak’ın sırf bir günlüğüne
kiraladığı 2012 model Fiat arabaya atlayıp hızla uzaklaştık. Yoldayken kimseden
çağrı gelmesin diye ikimiz de telefonlarımızı kapattık. Doğruca onun evine
gittik. Üzerimdeki damatlığı hemen çıkarıp Burak’tan aldığım bir eşofman altı
ile tişörtü giydim. Ardından sofraya oturup beraber yemek yedik.
Yemek yerken konuştuk tabii. Burak bana, “Seni
seviyorum ve o kendini beğenmiş zengin züppesine bırakacak değildim,” dedi.
Sonra da ekledi: “Bu cesaret isteyen bir şeydi, nasıl yaptım ben de bilmiyorum!
Ama sana duyduğum sevgiden güç aldım galiba.” Silahı nereden bulduğunu
sorduğumda, internetten ruhsatsız ve ucuza aldığını söyledi. İnternette bu
şekilde silah satışı yapılıyormuş. Ancak o silahtan bir an önce kurtulmamız
gerekiyordu, yoksa başımıza iş açabilirdi. Yemekten sonra kiralık arabaya
atlayıp deniz kenarına gittik ve silahı denize fırlattık.
Annemlerin ve Serkan’ın rahat durmayacağını
biliyorduk. Nitekim Serkan aynı günün akşamı Burak’ın kapısına dayandı. İçeri
girdiğinde çok sinirliydi. Bir yandan bana veryansın ederek nasıl böyle bir şey
yaptığıma dair yüzüme bağırıyor, diğer yandan Burak’ı sosyal sınıfı üzerinden
aşağılayarak öfkesini kusuyordu. Burak artık hakaretlere dayanamayıp patladı;
Serkan’ı yakasından tutup duvara dayadı ve adeta patlamaya hazır bir bomba gibi
evinden defolmasını söyledi. Pis oyunlarının sonunun geldiğini söyleyip onu
tehditkâr bir dille uyardıktan sonra, sıkıca tuttuğu yakasını yana doğru
savurarak Serkan’ı adeta yere fırlattı.
Serkan, yüzünde hırs ve bundan sonra başımıza öreceği
çorapları şimdiden planlayan bir ifadeyle çıkıp gitti. O an Burak’la birlikte
ona biraz olsun haddini bildirdiğimiz için sevinmiştik. Ama ikimiz de,
özellikle de ben, Serkan’ın kolay pes etmeyeceğini biliyorduk. Muhakkak bunun
acısını çıkaracaktı.
Öyle de oldu! Burak’la bizi ayırmayı başardılar...
Burak’la bizim hikâyemiz aslında tam bir klasik Türk filmiydi. Hani zengin kız
ile fakir oğlan aşkları vardır ya; bizimkisi zengin oğlan ile fakir oğlan
versiyonuydu. O tür filmler genellikle mutlu sonla biter ama bizimkisi öyle
olmadı. Burak beni bir veda mektubuyla terk etti. Hatta mektubun arkasına çok
sevdiğim o fındıklı kakaolu kekin tarifini bile yazmıştı. O mektubu bırakıp
gitmeden bir gece önce de yapmıştı o kekten... Yiyemeden, henüz kek fırında pişerken
evden çıkmak zorunda kalmışım. Burak giderayak bana “Kekten ye de öyle git”
demişti ama kalamamıştım. Burak’ı son görüşüm de o oldu.
Burak’la internet üzerinden, bir gey tanışma
uygulamasında tanışmıştık. Önce o benim profilimi görüp mesaj atmıştı. İlk
mesajını gördüğümde cevap yazmadan direkt profilini, fotoğraflarını ve
yazdıklarını incelemiştim. Kader ağlarını o an örmeye başlamıştı bile.
Profilinden ve özellikle fotoğraflarından çok etkilenmiştim; son derece
yakışıklı ve hoş bir çocuktu. Hemen yanıt verdim. Derken ilk buluşma heyecanı,
ikincisi, üçüncüsü... Kısa sürede sevgili olmuştuk.
Sevgili olduğumuzda birbirimizin ruh ikizi olduğumuzu
anladık. Birbirimizi tamamlıyorduk; bizimki sadece şehvet üzerine kurulu
sıradan bir hoşlanma değildi. Ama aramızda sosyal sınıf farkları vardı. Biz
bunu sorun etmesek de edenler vardı; özellikle de benim ailem!
Babamın bir inşaat şirketi ve lüks oteller zinciri
vardı. Serkan’ın babasıyla da sık sık iş yapıyorlardı. Yıllardır çok yakın aile
dostuyduk ve Serkan benim çocukluk arkadaşımdı; ilkokul çağlarından beri
tanışırdık. Lisedeyken bir seneye yakın sevgili de olmuştuk. Ancak o süreçte
asla birbirimize benzemediğimizi, aşırı zıt karakterli iki insan olduğumuzu
anlamıştım. Fakat o tabii ki benim gibi düşünmüyordu; bana adeta kafayı
takmıştı.
Ondan ayrılmak istediğimi söylediğimde intihara
kalkışmıştı. Odasında bileklerini kesmiş, acilen hastaneye kaldırılıp dikiş
atılmıştı. Neyse ki çok kan kaybetmeden yetiştirilmişti. Serkan zenginliğe,
lüks yaşama ve istediği her şeyi elde etmeye alışmış biriydi; hâlâ da öyle.
Aklı fikri zevkte, eğlencede ve lüks harcamalardadır. Ne yalan söyleyeyim, asil
ve zeki bir çocuktur aslında. Kalitesi sadece kıyafetlerinin etiketleriyle ya
da kart limitleriyle sınırlı değildi; özünde iyi biridir. Ama ben Burak’ı seviyordum,
onu değil. Biz hiçbir zaman uyumlu olamamıştık. Serkan bana hastalık
derecesinde takıntılı hale gelmiş, beni Burak dâhil kimseye yar etmemeye ant
içmişti.
Lisedeki o intihar girişiminden sonra annem bana,
“Neden terk ediyorsun çocuğu? Serkan’la çok uyumlu bir çiftsiniz, üstelik seni
çok seviyor. Tam da ailemize yakışacak bir çocuk... Ailesiyle zaten yıllardır
dostuz, ilişkiniz bizlerin de çok hoşuna gidiyor,” demişti. Ama ben onu
sevmiyordum. Evet, belki severim, belki aşk sonradan gelir düşüncesiyle bir
yıla yakın çıkmıştım ama düşündüğüm gibi olmamıştı. Aşk sonradan gelmemişti.
Ayrıldığımda ise bunu kaldıramadı; belki de terk edilmek gururunu zedelemişti.
Büyük ihtimalle öyleydi de... Tanıdığım o kibirli Serkan terk edilmeyi
hazmedemezdi.
Sırf dikkat çekmek için intihara kalkışmıştı. Belki de
kafasındaki tek şey dikkat çekmekti, ölmek değil! Nitekim bileğini keserken
ölümcül değil, yüzeysel bir kesik atmıştı. Hastaneye zamanında yetiştirilince
hayatı kurtuldu ama benden asla vazgeçmedi. Hele Burak’la tanıştığımı öğrenince
iyice deliye döndü. Bizi ayırmak için yapmadığı şey kalmadı.
Bir keresinde Burak’ın eski sevgilisi Kaan’ın izini
bulmuş, onu tekrar hayatımıza sokup güya Burak’ın ona döndüğünü bana göstererek
bizi ayırmaya çalışmıştı. Kaan da Burak’ı unutamamış olacak ki Serkan’ın
şeytani planına hemen ortak olmuştu. Kaan yıllar sonra Burak’ı arayıp dostane
bir şekilde görüşmek istemiş. Burak da içinde hiç kötülük olmadan, tamamen
arkadaşça yaklaştığını düşünerek kabul etmiş. Bir kafede oturup konuşmuşlar.
Kaan bir sürü hikâye uydurmuş; tabii sonradan anladık ki hepsini ona tek tek öğreten
Serkan’mış.
Güyâ Kaan lösemiye yakalanmış, bunu öğrenince yıkılmış
ve psikolojik olarak çökmüş. Bir de üstüne işten kovulmuş... Tabii bunların
hepsi koca bir yalandı!
Burak o an Kaan’ın hasta olmadığını bilmediği için ona
maddi manevi yardım etmek istemiş. Yanlış anlarım korkusuyla da bu durumu
benden gizli tutmuş. Aslında böyle yaparak Serkan’ın ekmeğine yağ sürmüştü.
Çünkü gizlice buluşmalılar ki Serkan da fotoğrafları bana gösterip ayrılmamı
sağlasın. Nitekim iş o raddeye gelmişti.
Burak o zamana kadar Kaan’ın hep yanında olmuştu.
Düşünüyorum da... Benzer bir durum yaşansa ben de aynısını yapardım. Boşuna
sevmiyorum ben bu çocuğu. Hâlâ bile seviyorum, hâlâ bile kalbimde o var. Kim
bilir şu an nerede, ne yapıyor? Ben Amerika’da Serkan’la evlenmiş, onun kocası
rolünü istemeye istemeye üstlenmişken kalbimde hâlâ Burak var. Eski sevgiliye
zor gününde destek olmak herkesin yapabileceği bir insanlık değil. Başından
beri bana anlatsaydı kızmaz, ben de elimden geldiğince yardım ederdim. Çünkü
Burak’ı tanıyorum, yüreğini biliyorum.
Serkan’ın başlattığı bu yalan zinciri çok uzun sürmedi
zaten. Burak’la Kaan buluştuklarında Serkan gizlice fotoğraflarını çekmiş ve
kullan-at bir telefondan bana göndermişti. Mesajda şöyle yazıyordu:
“Sevgilin Burak
eski sevgilisiyle buluşuyor. Yanındaki eski sevgilisi, dikkatli ol!”
Fotoğrafları görünce Burak’la buluşana kadar kafamda bin
bir felaket senaryosu döndü. Güvenim bir anda sarsılmıştı. Kafede buluşup
fotoğrafları gösterdiğimde Burak, “Bunlar nasıl çekildi? Kim çekti?” diye
şaşırınca şüphelerimde haklı olduğumu sandım. Ama Burak durumun aslını, Kaan’ın
eski sevgilisi olduğunu ve yardım etmek istediğini bir bir anlattı.
Konuşmasının sonunda, “Yemin ederim doğruyu söylüyorum. Sana söylememe sebebim
yanlış anlamandan korkmamdı. İstersen seni Kaan’la yüzleştireyim,” dedi. O an
gözlerinde o çok sevdiğim, güvendiğim adamı yeniden gördüm ve ona inandım.
Ertesi gün Kaan’la yüzleştik. Fotoğrafları
gösterdiğimizde Kaan önce panikledi, ardından pişmanlıkla her şeyi itiraf etti.
Aslında hasta olmadığını, Burak’a dönmek istediğini söyledi. Sonra da ekledi:
— O fotoğrafları Serkan çekti. Gelip beni buldu ve
sizi ayırmak için iş birliği yaptık. Hastalık falan hepsi kurguydu. Ama
görüyorum ki sen kendine yeni bir hayat kurmuşsun. Ben senin için geçmişte
kalan bir hatayım... Özür dilerim.
Deyip masadan
hızla kalkıp gitti.
Sonrasında Serkan’la yüzleştim. Önce inkâr etti ama
ben gerçeği biliyordum. Yüzüne karşı öfkemi kustum:
— Adam ol da yaptığının arkasında dur! Seni
sevmiyorum, hiçbir zaman da sevmedim! Gurursuzluğu bırak artık, yetti bu iğrenç
oyunların!
Dedim.
O an öyle sinirliydim ki Kaan’ı nereden bulduğunu
sormak bile aklıma gelmedi. Hâlâ da sormam... Sorarsam Burak aklıma gelir,
Serkan’a hiç tahammül edemem diye korkarım. Şimdilerde yanında dolaştırdığı,
insanlara “kocam” diye tanıttığı bir eşyası gibiyim adeta... Umarım Burak
mutludur, tek dileğim bu.
Serkan oyunlarıyla nihayet başarılı oldu ve istediğini
elde etti. Bunda ailelerimizin de payı büyüktü tabii. Şirketimiz büyük bir
nakit sıkıntısına girmişti. Serkan’ın babası hızır gibi yetişip şirketi
kurtardı ve babamla ortak oldu. Ailem onlara gebe kalmıştı. Hal böyle olunca
Serkan’la olmam için üzerimdeki baskıyı artırdılar.
Serkan ona son bağırışımdan sonra iyice bilenmiş
olmalı ki, Burak’ı adam tutup kaçırtmıştı! Kaçırtmadan önceki akşam Burak’la
evdeyken o çok sevdiğim fındıklı kakaolu keki yapıyordu. İçime mi doğmuştu
nedir, yanından bir an bile ayrılmak istemiyordum. Tam kek fırına girerken
Serkan aradı ve acilen evine gelmemi gerektiğini söyledi. Gitmek zorundaydım,
yoksa bizimkiler araya girip huzursuzluk çıkaracaktı. Burak’a dürüstçe
Serkan’ın aradığını ve gitmem gerektiğini söyledim. Burak, “Gitme” demedi ama
— Kekten ye de öyle git, çok seversin.
Dedi. “Gelince yerim” dedim... Keşke kalsaydım!
Eve döndüğümde Burak yoktu. Bulduğum tek şey bir veda
mektubu ve arkasına yazılmış kek tarifiydi. O mektubu hâlâ saklarım; Serkan’ın
asla bulamayacağı bir yerde... O akşam Serkan’ın evinden sinirle çıkıp
sokaklarda sabahlamıştım. İçip sarhoş olmuş, ardından ailemin evine gitmiştim.
Sözde onlara hesap soracaktım; beni nasıl bir şirket için pazarlarsınız diye...
Ama o kadar sarhoştum ki odaya geçip sızmışım. Öğlene doğru uyandığımda ise
Burak artık yoktu.
O AKŞAM
O akşam Ozan’ı eve çağırdığımda hemen gelmişti.
Hizmetçi kapıyı açıp bizimkilerle kısa bir hoşbeş yaptıktan sonra direkt odama
geldi. Tıpkı planladığım gibi!
Ozan odama girdiğinde üzerimde sadece baksır vardı.
Bile bile onu öyle karşılamıştım; çünkü planım onunla yatıp hamile kalmaktı.
Aslında blöf yapıp hamileymişim gibi davranarak Burak’la onu ayırmak ve bana
gelmesini sağlamaktı amacım. Bu planı yapmama sebep olan şey, o gün internette
gördüğüm bir haberdi. Ziya Sarıoğlu adında bir profesörün erkeklerin hamile
kalmasını sağlayan bir ilaç bulduğu yazıyordu. Haberi defalarca sorguladım ama
ilaç dünya çapında ses getirmişti. O ilacı ben de almalıydım; böylece Ozan’dan
hamile kalıp onu yanımda kalmaya mecbur edebilirdim.
Ama önce o akşam Ozan’la birlikte olmalıydım ki oyunum
inandırıcı olsun. Ozan odadayken cinsel arzularını kışkırtmaya çalıştım ama
niyeti yoktu. Yüzündeki öfke ve tiksinti ifadesini bir türlü değiştiremiyordum.
En son kozumu oynayıp baksırı da çıkardım ve karşısında çırılçıplak kaldım.
Bana,
— Ne yapmaya çalışıyorsun sen Serkan?
Dedi. Amacım nefsimize yenik düşüp sevişmemizi
sağlamaktı. “Seni özlediğim için çağırdım Ozan. Hani lisedeyken sabaha kadar
sevişirdik ya...” dediğimde yüzündeki öfke daha da katlandı.
— Sen bu kadar gurursuz ve ahlaksız mıydın Serkan? Ne
olur düş artık yakamdan! Lütfen!
Diyerek arkasını döndü ve çıkıp gitti. Planım yatmıştı
ama hamlelerim bitmemişti. Çırılçıplak ortada kalmışken aklıma yeni bir fikir
geldi. İşte şah mat o zaman olacaktı!
Ertesi gün planımı devreye soktum. Birkaç adam tutup
Burak’ı kaçırttım. Onu şehir dışındaki yıkık dökük bir depoya götürdüler.
Sandalyeye bağlı halde otururken karşısına geçip yüzleştim.
VEDA…
O gün saat 11.30 gibi markete gitmek için evden
çıkmıştım. Dün akşam Ozan eve gelmemişti. Buzdolabını açtığımda bomboş olduğunu
görünce markete gitmeye karar verdim. İçimden bir ses Ozan neden gelmedi?
diye sorup duruyordu. Kendi kendimi teselli etmeye çalışıyordum.
Apartmandan çıkar çıkmaz iri yarı iki adam belirdi.
Biri ağzımı bezle kapattı, ikisi birden üzerime çullanıp beni götürmeye
çalıştılar. Çırpındım, bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Zaten birkaç saniye
sonra beze sürülü madde yüzünden bayılmışım.
Gözlerimi açtığımda yıkık dökük bir depoda, bir
sandalyeye bağlıydım. Karşımda Serkan duruyordu. İşin onun başının altından
çıktığını anladım.
“Ne işim var benim burada? Ne istiyorsun benden?” diye
bağırdım.
“Hiiiç!” dedi pişkince.
— Dün akşam neler olduğunu söylemek için getirdim
seni. Dün akşam Ozan bendeydi, sabaha kadar beraber olduk, seviştik. Ozan
benim! Boş hayaller kurma.
“Yalan söylüyorsun!” dedim. “Evet, Ozan sana geldi
biliyorum ama o bana ihanet etmez. Senden tiksiniyor!”
Onu savunuyordum ama içime bir şüphe düşmüştü bir
kere. Ya doğruysa? Ya geceyi beraber geçirdilerse?
Serkan ellerimi ayaklarımı kendi elleriyle çözdü.
— Git o zaman!
Dedi.
— Git ama unutma, biz birbirimize aitiz. Seninle sadece oyalanıyor.
Oradan çıkıp eve gittim... Uzun uzun düşündüm. Artık
çok yorulmuştum. Sanırım haklıydı; Ozan benim için hayalden öteye gidemezdi. O
zengin bir ailenin çocuğuydu, ben ise sıradan bir kuryeydim. Aramızda hep sınıf
farkı olacaktı. Üstelik bu oyundan, aşağılanmaktan sıkılmıştım artık. Ozan’ı
çok seviyordum ama sadece aşk yetmiyordu.
Mutfak masasına oturup kâğıdı kalemi aldım ve Ozan’a
son sözlerimi yazmaya başladım:
“Ozan, belki sana yüz yüze veda etmeden gittiğim için
bana çok kızacaksın ama böyle yapmak zorundaydım. Çünkü sen ‘Neden?’ diye
başlayacaktın, ben sitemler edecektim... Kıracaktık birbirimizi.
Dün akşam eve gelmedin. Bugün Serkan beni iki adama
kaçırtıp bir depoya götürttü. Dün geceyi onunla geçirdiğini söyledi. Belki de
yalan söyledi, biliyorum... Ama yoruldum ben artık Ozan. Bütün bu olanlardan,
ailen ve Serkan tarafından aşağılanmaktan yoruldum. Ben pes ediyorum...
Ama bu senden, seni sevmekten vazgeçtim demek değil!
Seni hâlâ çok seviyorum ama sevgi yetmiyor işte. Dün akşam gelemediğin için o
çok sevdiğin keki yiyemedin. Tarifini mektubun arkasına yazıyorum. Hoşça kal...
Burak.”
Ailemin evindeki odamda uyandığımda saat öğleni
geçmiş, iki olmuştu. Kafamın içinde müthiş bir ağırlık vardı. Bütün yaşananlar,
Serkan’ın yaptıkları, Burak, ailem... Kafamın içinde adeta bir fragman gibi
dönüp duruyordu.
Sıkıntıyla yataktan kalktım. İçimden
bir an önce Burak’la yaşadığımız eve gitmek geçiyordu. Aşağı salona indiğimde
annemle babamı gördüm. Beni görünce şaşırdılar: “Aaa! Sen evde miydin?”
dediler. Dün akşam geç geldiğimi, biraz alkollü olduğumu ve kapıyı anahtarla
açtığımı söyledim. O saatte evde herkesin uyuduğunu, dolayısıyla beni
göremediklerini söyledim. Hemen odama çıkıp uyuduğumu ekledim ve ardından “Ben
çıkıyorum,” diyerek onların son sözlerini bile dinlemeden salondan çıkıp
gittim.
Dış kapıya doğru yürürken arkamdan seslendiklerini
duyuyordum: “Dur oğlum, nereye hemen? Dur, bir şey söyleyeceğiz!” Ama onları
dikkate bile almayıp evden çıktım.
Doğruca Burak’la yaşadığımız eve gittim. Kapıyı
anahtarla açtım; çünkü o saatte işte olabileceğini, evde kimsenin
bulunmayacağını düşünmüştüm. Eve girdiğimde gerçekten de kimse yoktu. Salondaki
orta sehpanın üzerinde o mektubu gördüm. Gidip mektubu aldım ve koltuğa oturup
okumaya başladım. O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Gözlerim doldu,
yutkunduğumda sanki canım acıyordu. Mektubun arkasını çevirdiğimde ise
gözyaşlarım artık kendiliğinden boşaldı...
Neden Burak, neden? Her şeye rağmen savaşmalıydık.
Bizi kimsenin yıldırmasına izin vermemeliydik. Ailem, Serkan... Hepsinin canı
cehenneme! Bana sen lazımsın, ben seni istiyorum... Ama yoktu yanımda,
dediklerimi duyamazdı.
İçim yana yana, mektubu da alıp evden çıktım. Derhal o
öfkeyle Serkan’a gittim. Öyle bir sinir ve üzüntü içindeydim ki dünyayı
yakabilirdim. Her zamanki gibi ailesiyle yaşadığı o görkemli köşkte oturuyordu.
— Nasıl yaparsın bunu? Nasıl kaçırırsın Burak’ı? Nasıl
benim hakkımda yalan söylersin? Biz seninle birlikte olduk mu? Geceyi seninle
mi geçirdim ben dün gece, ha? Söyle rezil! Mektubunda öyle yazmış...
Dedikten sonra gözlerim onun karşısında tekrar doldu
ve boşaldı.
— Sevin şimdi, kına yak! Gitti Burak, gitti! Lanet
olsun, gitti! El birliğiyle kaçırdınız çocuğu. Ama biliyor musun, hiçbiriniz
özellikle de sen onun tırnağı bile etmezsiniz. Bu evin, şu yaşamın var ya, onun
tırnağının arasındaki kir bile etmez!
Deyip konuşmasına fırsat vermeden sinirle oradan
ayrıldım.
Aradan bir hafta geçmişti. Burak’ın acısından kendimde
bile değildim. Aklımda hep o vardı. Ailemin evindeki odama kapanmış, adeta bir
ruh gibi dolaşıyordum. Kimseye tahammülüm yoktu; evin içinde annemle babamı
görmeye bile dayanamıyordum. İçten içe sevindiklerini biliyordum. “Gitti,
kurtulduk o çocuktan. Ozan şimdi kötü ama geçer, unutur onu şükürler olsun,”
diyorlardı kesin. Ama ben unutmadım... Serkan’la evli olmama rağmen bugün bile
unutamadım Burak’ı. Serkan’ı zerre kadar sevmiyorum, hatta nefret ediyorum. Ona
her baktığımda Burak’la beni ayırmayı başaran bir canavar görüyorum.
Acı çektiğim o ilk zamanlarda annemle babam hâlâ
Serkan’la olmamı istiyor, bana bu yönde imalarda bulunuyorlardı. Nedeni çok
basitti: Eğer Serkan’la olmazsam iki ailenin arası açılacak ve babasının
şirketimize yaptığı finansal destek bitecekti. Şirket bu desteği kaybederse
iflas bayrağını çekerdi. Benim Serkan’la olmamam belki tek başına bir sebep
sayılmazdı ama Serkan... Bunu sonuna kadar kullanır, babasına baskı yapıp
garezinden o desteği kestirirdi; yapardı da!
Burak gibi ben de yorulmuştum artık bu oyunlardan...
Ailemin “Şirket düze çıkana kadar biraz idare et” baskılarına daha fazla
dayanamayıp sonunda kabul ettim. Ne kadar nefret etsem de, yüzüne demediğimi
bırakmasam da Serkan’la olmayı kabul ettim. Serkan ise sanki hiçbir şey
yaşanmamış, aramızda o kadar olay geçmemiş gibi kocaman bir gülümsemeyle
yanımda durdu.
Ama bir şartım vardı: Buralardan gidecektik. Artık
İstanbul’da veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde duramazdım. Yurt dışına
yerleşmek istiyordum ve seçtiğim şehir Amerika’da San Francisco’ydu. Ne Serkan
ne de ailelerimiz buna itiraz etti. Hemen San Francisco’ya iki uçak bileti
aldık. Bu şehri daha önce de çok kez ziyaret etmiştim ve severdim.
Uçağa bindiğimizde arka koltuğumuzda ve onların yan
tarafında iki gey çift daha vardı. Ya da bilemiyorum, belki de ben öyle
benzettim. Sonuçta hiçbirini kişisel olarak tanımıyordum. Ama içimden bir ses
onların da bizim gibi birer çift olduğunu söylüyordu. Neyse, artık ne önemi
vardı ki?
Serkan’la San Francisco’ya indikten birkaç gün sonra
evlendik. Şimdilerde üç senelik evliyiz. Hâlâ üç yıl önce Burak’ın yazdığı o
veda mektubunu gizli yerinden çıkarıp okurum. Serkan evde yokken mektubun
arkasındaki fındıklı kakaolu kek tarifini yapıp yerim. Ama onun yaptığı gibi
olmuyor; bütün malzemeleri eksiksiz koysam da Burak’ınki gibi tutturamıyorum.
Hâlâ mektubu okurken ve mutfakta o keki yaparken içimden geçirmeden edemiyorum:
Acaba şimdi nerede? Kiminle? Ne yapıyor?
Umarım mutlusundur Burak... Umarım hak ettiğin
mutluluğu bulmuşsundur. Çünkü sen mutlu olmayı hak ediyorsun. Benim aksime...
Seni hâlâ seviyorum.
SAN FRANCISCO
San Francisco’ya indiğimizde Tolga, Gürkan, Mustafa ve
ben doğruca otelimize geçtik. Türkiye’deyken rezervasyonunu yaptığımız iki ayrı
çift kişilik odaya yerleştik. Bavulları bırakıp biraz dinlendikten sonra şehri
gezmek istiyorduk ama 13 saati aşkın uçak yolculuğu ve zaman farkı yüzünden
hepimizi ağır bir jet-lag vurmuştu. Dinlenelim derken derin bir uykuya daldık.
İki gün boyunca biyolojik saatimiz şehre uyum sağlamakta zorlandı ama sonradan
alıştık.
İki günün sonunda şehri gezmeye ve bu yeni hayatta
yaşayacağımız evleri aramaya başladık. Sürekli otelde kalamazdık; kendimize
yeni bir düzen kurma ve artık evlenme vaktiydi. Şans bu ya, yan yana harika iki
ayrı villa bulup aldık ve böylece komşu olduk! Bütün bir birikimimizi bu evlere
yatırdığımız için biraz çulsuz kalmıştık. Tamam, annem ya da babam Mustafa ile
bizi asla mağdur etmezdi; hiç çalışmasak bile bize çok iyi bakacaklarına
emindim. Ama yine de kendi başımızın çaresine baksak iyi olacaktı.
Mustafa’nın İngilizcesi olmadığı için iş bulması
zordu; ben de ona yavaş yavaş öğretmeye başladım. Sırf çalışması için değil,
yaşadığı ülkede dil sıkıntısı çekmesin ve kendine güveni gelsin diye...
Evlere taşındıktan sonra Mustafa’yla evde İngilizce
konuşmaya başladık. Tabii ilk zamanlar çok zorlandı. Olayı gözünde büyütüp pes
etmesin diye ben de bir süre sonra zorlamayı bırakıp tekrar Türkçe konuşmaya
döndüm.
Bir gün San Francisco sahilinde ayakkabılarımızı
çıkarıp kumlarda çıplak ayakla yürürken Mustafa’ya evlenme teklif ettim. Zaten
evlenecektik ama birimizin bu teklifi yapması güzel bir anı olurdu. Mustafa
şaşırdı ve büyük bir sevinçle kabul etti. İngilizce konusunu o kadar takıntı
yapıyordu ki tam sitcom dizilerine konu olacak türdendi! Bana o an,
— Peki bizi evlendiren kişiyi nasıl anlayacağım?
Mutlaka İngilizce konuşacaktır, dedi.
Ben de “Merak etme canım, ben yanındayım. Sana söz
hakkı verdiğinde 'yes' de yeter,” diyerek onu rahatlattım.
Amerika’daki düğün adeti gereği yeminlerimizi yazıp
birbirimize okumamız gerekiyordu. İşi görevliyle konuşup yeminlerimizi Türkçe
söylemek üzere anlaştık. Düğünümüze Mustafa’nın ve benim ailem de katıldı.
Tolga ve Gürkan’ın yanında ise bizden başka kimse yoktu. Babam düğüne
katılamamıştı ama doğuma geldi.
Törende Mustafa’nın elini tutarak ilk yemini ben
ettim:
“Mustafa’yla ortak bir arkadaşımızın doğum günü
partisinde tanışmıştık. İkimiz de birbirimizden hoşlanmış ama yan yana gelmeye
cesaret edememiştik. Mustafa balkona sigara içmeye çıktığında ben de fırsat
bilip peşinden gittim. Kalabalıktan uzaklaşmak istiyordum ama ne konuşacağımız
hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece kalbimin sesini dinledim. Cebimden
bir sigara çıkarıp çakmağını istedim... Çakmak sadece bir bahaneydi. Ve o gece,
o balkonda ilk kez öpüştük.
Sonra kader ağlarını örmeye devam etti... Annemle
Ankara’dan İstanbul’a taşınmamız ve anne-babamın boşanma süreci derken tayinimi
İstanbul’a istedim. Büyük bir tesadüfle, Mustafa’nın görev yaptığı polis
merkezine atanmışım! O partiden sonra birbirimizi aynı karakolda meslektaş
olarak yeniden bulduk. Ve şimdi buradayız... Yeni şehrimiz San Francisco’da
evleniyoruz. Seni seviyorum.”
MUCİZE
Caner’in yemininden sonra heyecandan fazla bir şey
söyleyemedim. Söylemek istediğim her şeyi o zaten anlatmıştı. Yine de kalbimin
sesini dinleyerek gözlerinin içine baktım; onu kocam olarak kabul ettiğimi ve
ömrümün kalanını onunla geçirmek istediğimi söyledim. Ve törenin o olmazsa
olmaz finalinde öpüşerek Amerika Birleşik Devletleri’nde resmen evlendik.
Aynı gün Tolga ile Gürkan da evlendi. Ailelerimiz
bizimle iki gün kaldıktan sonra Türkiye’ye döndüler. Caner evlendiğimizde henüz
iki aylık hamileydi, karnı bile belli olmuyordu. Ama aylar geçtikçe
gözlerimizin önünde mucizevi bir süreç yaşandı. Bir erkek olarak kocam
hamileydi! Tam 9 ay boyunca bu mucizeye şahit olduk. Komşularımız Tolga ve
Gürkan da aynı heyecanı yaşıyordu.
Doğum günü geldiğinde aileler yine Amerika’ya uçtu.
Caner ve Tolga aynı dönemde hamile kalmıştı ama Caner bir ay önce doğum yaptı.
Yani oğlumuz Arda, onların kızları Aslı’dan bir ay büyüktür.
Caner’in doğumuna Ziya Bey, Caner’in babası Orhan Bey
ve hastane ekibinden Dr. Robert Decker girdi. Orhan Bey’in hastane yönetimiyle
yaptığı ısrarlı konuşmalar sayesinde ameliyathaneye girmelerine izin
verilmişti. Dr. Decker, riskli bir durum olduğu için Caner’i iki gün önceden
hastaneye yatırmıştı.
Ameliyattan bir saat önce Caner’in aniden sancısı
tuttu. Bu olmaması gereken bir şeydi; çünkü erkek anatomical yapısı gereği
normal doğum yapamazdı. Doktorlar büyük bir panikle Caner’i ameliyathaneye
koşturdu. Sedyeyi iterken aralarında İngilizce bir şeyler konuşuyorlardı. Şule
teyzeye ne konuştuklarını sorduğumda, ağlayarak bebeğin çıkış yolu aradığını,
vakitlerinin çok az olduğunu ve çabuk olmazlarsa ikisini de
kaybedebileceklerini söylediklerini çevirdi.
O an dehşete düştüm. Tam 9 saat sürdü o ameliyat...
Çok zorlu geçti ama sonunda Caner de oğlumuz Arda da sağ salim çıktılar. Büyük
mucize gerçekleşmişti! İki erkek kendi canımızdan, kanımızdan bir çocuk sahibi
olmuştuk. Bir ay sonra Tolga da kızını kucağına aldı.
Şimdilerde hepimiz çok mutluyuz. Oğlumuz Arda 5 yaşına
girdi, son derece sağlıklı bir çocuk. Caner ise yazarlığa merak sardı. Bütün bu
yaşadıklarımızı bir kitap haline getirdi; hatta dizi ve film senaryoları
yazmayı hedefliyor. Geceleri odaya kapanıp sabahlara kadar yazıyor. Yazsın
benim mucize kocam, ne isterse yapsın!
Bense İngilizceyle sınavımı hâlâ veremedim; zor
geliyor ne yapayım? Ancak çat pat bir şeyler öğrenebildim.
Türkiye’deki ailelerimizle sık sık görüntülü
konuşuyoruz. Şule teyze ile Ziya Bey orada evlenmişler, bunu da o aramalardan
birinde öğrendik. O mucize ilaç ise Ziya Bey’in Amerikalı yatırımcılarla
yaptığı ortaklık sayesinde tüm dünyada satışa sunuldu. Tabii gelişmiş ülkeler
izin verirken, Müslüman ülkeler başta olmak üzere bazı ülkelerde satışı
yasaklandı. Hâla tartışılmaya devam ediyor.
Esma’dan bir haber var mı derseniz... Maalesef yok!
Akıl hastanesinde doktorunu öldürüp kaçan Esma sırra kadem bastı. Yaşıyor mu,
öldü mü kimse bilmiyor. Belki de en başından beri Caner’le düşündüğümüz şey
doğruydu: Esma akıl hastası değildi, sadece rol yapıyordu. Amacı babasından ve
eniştesinden intikam almaktı; intikamını aldı ve yok oldu.
Peki ona kim yardım etti? Birilerinin yardım ettiği
çok açıktı. Gerçekten hasta olduğunu varsaysak bile cebinde para, üzerinde
doğru düzgün kıyafet yokken nereye gidebilirdi? Belki de ablası Gülsüm yardım
etti ona. Kardeşinin yerini bilmediğini söylerken ağlıyordu ama ne malum? Belki
o da rol yapıyordu. İki kardeş intikamlarını alıp birlikte yeni bir hayata
kaçtılar belki de...
Ya da Esma bir yerlerde açlıktan, soğuktan öldü gitti;
cesedi kurda kuşa yem olduğu için bulunamadı. Belki de kötü kişilerin eline
düşüp öldürüldü.
Bunların hiçbiri bilinmiyor. Esma’dan ölü ya da diri hâlâ
hiçbir haber yok.
YAZAN
Ali SİNOP

Yorumlar
Yorum Gönder