DELİ BÖLÜM 7
|
İLAÇ |
Mustafa’yla Caner Madrid’den iki güne dönmüşlerdi. Bende hemen oradan aldıkları
ilacı onlardan alıp arkadaşım
Hikmet’le beraber yine kolları sıvayıp işe koyulmuştuk. Caner’le Mustafa’nın Madrid’den getirdikleri ilaçla benim kolumdan enjektöre
çektiğimiz ilacı karıştırmıştık. Bu sefer tekrar bir test aşamalarının
olması gerekiyordu elbette, Hikmet işe yarayacağından yüksek oranda emindi ama yine de bir test aşamasından
geçmesi gerekiyordu. Yine kediler üzerinde
uzun sürekli ve olabilecek her türlü
maceraya açık, yeni test aşamalarından geçirmiştik bu yeni karma ilacı. İlk önce
iki eşcinsel
erkek kediye benim kolumdan ilaç çekip başka hiçbir ilaçla karıştırmadan saf halde enjekte ettik ve o iki eşcinsel erkek kedilerin çiftleşmelerini sağladık.
Bu süreçte Hikmet ve bende biliyorduk ki, eğer bu karışım
istenilen tepkimeyi yaratıp ilacın yan etkisini ortadan kaldırırsa,
bu sefer o ilaçtan bir sürü lazım olacaktı bize. Bir sürü derken de binlerce hatta belki de milyonlarca lazım
olacaktı ki, o ilacın üretimi durdurulmuş dünyada sadece üç tane kalmıştı. O şekilde bir problemimiz de vardı
ki, korktuğumuz
başımıza geldi. Benim
kolumdan çıkan ilaçla o ilacın karışımı istenilen tepkimeyi vermişti ve ilacın
yan etkisini gerçekten ortadan kaldırmıştı. Ben hep söylerim Hikmet çok iyi bir araştırmacı profesör doktordur. Bunu sağlayan oydu. Bu işin test aşamasına gelince de iki erkek eşcinsel kediyi çiftleştirdikten sonra hamile kalan, yani vücuduna
benim kolumdan çıkan ilacı hiçbir karışım olmadan saf halde vücuduna alan kedi şiddet eğilimleri göstermeye
başlamıştı ve çiftleştiği partnerini parçalayarak öldürmüştü. Onunla da sınırlı kalmadı ve bizlere de saldırgan hareketler göstermeye başlamıştı. Bu sefer de gelmiştik artık testin ikinci aşamasına bu sefer farklı eşcinsel iki kediden birine benim kolumdan alınan ilaçla
Madrid’den getirilen ilacı karıştırarak vermiştik ve o iki kediyi de çiftleşmeye bırakmıştık. Kedilerden
vücuduna ilacı alan kedi yine hamile kalmıştı ve ne hamilelik sürecinde ne de doğurduktan sonra kedi hiçbir anormal hareketler veya tepkiler göstermemişti. Yani Madrid’den
getirilen ilaçla benim kolumdan alınan ilaç karışınca benim kolumdan alınan ilacın yan etkisi ortadan kalkıyor.
Peki şimdiye
kadar bu ilacı karışım olmadan vücuduna alanlar ne olacaktı?
Onlar içinde bir şey yapabilir miydik? Onlar için
yapılacak bir şey yoktu maalesef. Hikmet’le
bunun üzerinde de çok durduk, çok düşündük ama yapılacak hiçbir şey yoktu. Biz Hikmet’le bunlarla uğraşırken
Caner ve Mustafa’da hapisten Tolga’yı kaçırmakla uğraşıyorlarmış meğer. Tolga hamile haliyle Taksim’de
gece yarısı iki tane cinayet işlemiş. Hiç tanımadığı bir kadın ve bir erkeği sırf o anda aşırı şiddet dürtüsünü tatmin
etmek için öldürmüş.
Taksim’deki o feci iki cinayet olayı
haberlere de çıkmış, bir müddet
gündemi meşgul etmişti. Ben televizyon ve internetten haberleri görmüştüm fakat cinayeti işleyenin Tolga olduğu aklımın ucundan geçmemişti. Sonradan Tolga duyduğu aşırı derecede pişmanlıktan, erkek arkadaşı Gürkan’ın
yapmaması için ısrarlarına rağmen gidip polise teslim olmuştu. Tolga hal böyle
olunca hapse girmişti
ve üstüne üstlük hamileydi. Sonradan bana gelen haberlere göre
benim kolumdan gelen ilacı, sonradan Hikmet’le beraber bulduğumuz karışımsız
ilaç şeklinde alan çiftlerden biri ilaca yan etki olarak hafıza kaybına
yakalanmış,
her şeyi
unutmuş çocuk!
Ona her şeyi baştan anlatmışlar, erkek haliyle nasıl hamile kaldığını da tabi. Ama o anlatılanlar karşısında
yine de hiçbir şey hatırlamamış ve hafıza
kaybının üzerine bir de depresyon eklenmiş.
Sonradan o çocuğun hali ne oldu bilmiyorum kulağıma gelen bilgiler bu kadardı,
devam gelmedi. Bir çiftten biri de ilaca yan etki olarak intihar etmiş, ortada bir şey yokken sebepsiz yere hamileyken öldürmüş kendini. Vücuduna
ilacı alanlardan bir diğeri de
doğum
esnasında ölürken, biri ise hamileyken kalıcı körlüğe yakalanmış. Böyle
can sıkıcı haberleri alınca diyorum kendi kendime, niye en başından Hikmet’le iş tutmadım diye.
|
HAPİSHANE |
Mustafa bir akşam merkezden eve geldiğinde yüzünde hem şaşkın hem de biraz üzgün bir ifade vardı. Sorduğum da ise bana günlerdir televizyonda haberlerde gösterilen Taksim’de yaşanan iki cinayet haberindeki maktulün yakalandığını, daha doğrusu kendisinin gelip merkeze teslim olduğunu söyledi. Ve bizzat da sorgusuna girmiş. Çocuğun gey olduğunu ve tıpkı benim gibi Ziya Bey’in kolundan çıkan ilaçla hamile olduğunu söyledi. Çocuğun ilaca gösterdiği yan etki aşırı derece şiddete meyilli olmasıymış. İlacın yan etkisi sayesinde o cinayetleri işlemiş ve şimdi çok pişmanmış. Aşırı pişman olduğundan da gelip merkeze kendisi teslim olmuş. Mustafa çocuğun halini anlatırken çocuğun halinin içler acısı olduğunu söyledi ve gerçekten de isteyerek o cinayetleri işlemediğine inandığını da söyledi. Üstelik hamile de orada başına neler gelir düşününce insan... Pis, kötü insanların arasında yarın öbür gün bir de karnı şişince ne olacak? Bir erkek hapiste ve erkekler koğuşunda karnı burnunda hamile! Düşünmek bile istemiyorum. Madem isteyerek işlemedi o cinayetleri, madem ilacın etkisiyle öyle yaptı, o zaman onu oradan çıkarmalıyız. Mustafa’da bana katıldığını söyledi ama mecburen çocuğun ifadesini alıp savcılığa gönderdiğini de ekledi. Suçu itirafla sabit olduğu içinde direkt hapse yollayacaklar elbette. O anda Mustafa’ya o çocuğu orada bırakamayacağımızı ve onu oradan kaçırmamız gerektiğini söyledim. Mustafa bir an şaşırdı ve “olur mu öyle şey Caner?” dedi, “tamam haklısın ama bunu nasıl yaparız” diye de ekledi. Bende ona iyi bir plan yapacağımızı ve onu oradan kaçırabileceğimizi söyledim. Ama ilk önce o çocuğun erkek arkadaşıyla konuşmamız gerekiyordu tabi ki de Mustafa çocuğun erkek arkadaşını gördüğünü, tanıdığını söyledi. Merkezde sürekli erkek arkadaşının yanındaymış ve onu hiç yalnız bırakmamış doğal olarak. Çocuğun erkek arkadaşı Gürkan’ı bulduk ve evlerine gidip onunla konuştuk. Onu oradan kaçıracağımızı ve iyi bir plan yapmamız gerektiğini söyleyince hem çok şaşırdı hem de umut dolu bir şekilde sevindi. Ama kapıyı bize ilk açtığında Mustafa’yı karşısında görünce çok şaşırdı ve endişelendi “ne oldu? Tolga’ya yoksa bir şey mi oldu?” diye sordu şaşkın ve endişeli bakışlarla. Sonra içeriye girip konuşunca gelişimizin asıl sebebini öğrendi. Şimdi sıra gelmişti çok sıkı bir plan yapmaya! Yaptığımız plana göre; hapishanede büyük bir yangın çıkaracaktık, o yangın sırasında çıkan arbede ve kargaşada Tolga hapisten kaçacaktı. Öyle de oldu plan tıkır tıkır işledi ve resmen Tolga’yı hapisten kaçırmıştık. Bunu için plan şöyle işledi; ilk önce Tolga’nın hapisteyken her şeyden haberdar olması gerekiyordu. Mustafa el altından içeriye Tolga’ya temiz çamaşır verme bahanesiyle çamaşırların içine gizlediği bir kâğıtta bütün her şeyi Tolga’ya içeride anlatmıştı. Artık şimdi geldi planı devreye sokmaya ben, Mustafa ve Gürkan bir gece yarısı Tolga’nın yattığı hapishanenin çevresine dışarıdan bidonlarca benzin dökerek yaktık. Kısa zamanda koskoca bina alevler içinde kalmıştı bizde hapishanenin bir arka sokağında arabanın içinde Tolga’yı bekliyorduk. O arbede ve kargaşada aradan sıyrılıp yanımıza gelmesi için. Tolga’ya içeriye gönderilen kâğıtta hapishanenin bir arka sokağında arabanın içinde onu beklediğimiz yazıyordu. Hatta karıştırmasın diye içinde beklediğimiz arabanın rengini, plakasını bile yazmıştık. Biz arabanın içinde beklerken Gürkan doğal olarak çok gergindi. Acaba başarabilecek mi? Olacak mı? Başaracağız mı? Ya alevlerin arasında ona da bir şey olursa, fenalaşırsa? Hatta daha da kötüsü ölürse! Riskli bir plandı. Ama çaresiz beklemek zorundaydık, beklemekten başka çaremiz yoktu. Gerçi çok uzun saatler yanımıza gelmezse artık çıkıp bakacaktık. Öyle ya, o alevlerin arasında bir şey olmuş olabilir ona. Çocuğu özgürlüğüne kavuşturalım derken canından etmeyelim. Üstelik çocuk hamile! Neyse ki sağ salim kaçarak Tolga yanımıza gelmişti 1 saat zorlu bekleyişin ardından. Ve o anda hepimiz çok sevinmiştik, özellikle ben şoför koltuğunda, yanımdaki koltukta Mustafa, arka koltukta da Tolga’yla Gürkan otururlarken, Mustafa’yla ben sevinç gülümsemeleriyle arka koltuğa kafamızı çevirip baktığımızda ikisinin büyük zafer kazanmış ve kurtuluş sevinçleri görülmeye değerdi. Sonrasında ise ben arabayı çalıştırıp hızla oradan uzaklaşmıştık.
|
HAPİSHANE 2 |
Ne yapacağımı
bilmiyordum, koğuşta yatağımın kıyında otururken aşırı
gergindim ama kimseye de bir şey çaktırmamaya çalışıyordum.
Kimse aşırı gergin ve “ne olacak” diye endişelendiğimi anlamamalıydı çünkü
birazdan olduğumuz
hapishane binasında büyük bir yangın çıkacaktı. Sürekli aklımın içinde dönen soru; Ne yapacaktım?
Saatler yaklaştıkça
daha çok geriliyor ve endişeleniyordum. Acaba başarabilecekler miydi? Bana temiz çamaşırlar arasında gönderdikleri kâğıtta
gece yarısı saat tam 01:00’de yangını başlatacaklarını yazmışlardı.
Benim gerginliğim
gündüzden başlamıştı. Saatler de yaklaştıkça gerginliğim artıyordu. Nasıl olacaktı? Peki ben başarabilecek miydim kaçmayı? Olacak olan o kargaşa da sağ salim dışarı çıkabilecek miydim? Peki ya yangın
bana zarar verirse ya bir şey olurda dışarıya çıkamazsam? Ya ölürsem alevlerin arasında… Aklımda bin bir
türlü soru dolaşıyordu ve koğuşta olan kimseye de belli etmemem de lazımdı. Sürekli
gözüm duvarda olan saatteydi. Vakit bir çabuk geçiyor gibi oluyor, bir yavaş geçiyor
gibi oluyordu. Çabuk geçmesini istememin sebebi bir an önce
ne olacaksa olsun bitsin gitsin bu iş, o yüzden saatler çok yavaş geçiyordu o bakış açısıyla bakarsam, şayet endişelerimle birlikte bir bakış açısıyla bakarsam bu sefer de “ne
yapacağım?” korkusuyla çok hızlı geçiyordu. Ve saat gelip
çatmıştı! Koğuşta olan herkes uyuyordu ama benim gözlerim
yatağımda yatarken fal taşı
gibi açıktı. Saat tam 01:00 i gösteriyordu, duvardaki saate bakmıştım ve o anda acı bir yangın alarmı çalmaya başladı hapishane de. O anda içimden ‘tamam’ dedim, ‘ne yapacağım
ben şimdi?
Vakit geldi.’ O anda acı acı çalan yüksek sesteki yangın alarmına koğuştaki herkes uyanmıştı. Herkeste bir panik havası
hakimken o anda içeriye telaşla gardiyan girdi ve binada şiddetli ve nedeni belirsiz bir yangın çıktığını söyledi.
O anda herkesin paniği daha da artmıştı. Hapishane yetkilileri binayı
hemen boşaltmak
istediler bütün mahkumların bir yerde toplanması için sürekli tekrar eden
bir anons duyulmaya başladı. “Bütün mahkumların dikkatine! Lütfen çok panik yapmadan yangın sebebiyle binayı boşaltmak için herkes girişteki bahçe kısmında toplansın. Tekrar ediyorum! Herkes bina girişindeki bahçe
kısmında toplansın. Ayrı gayrı bir yerlere gitmek yasak!” Bütün
kilitli kapılar açılmıştı ve bütün hapishane çalışanları
gardiyanlar başta
olmak üzere mahkumların başlarından ayrılmıyorlardı. Çünkü olası bir kargaşa, kalkınma ve kaosu önlemek istiyorlardı. Sanki Gardiyanlar ilkokul öğretmeni, hepsi bütün
mahkumları ilkokul çocukları gibi yaramazlık yapmamaları için uyararak sıra haline sokmaya çalışıyorlardı. Ama o anda oradaki
insanlar ne ilkokul çocuğuydu ne de orası bir ilkokuldu. Elbette ki böyle
olunca o insanların yaramazlıkları ilkokul çocuklarının ki gibi masum olmayacaktı.
O anda kimse gardiyanları dinlememeye başladı ve hapishane binası içerisinde büyük bir kargaşa ve kaos oluştu. Herkes birbirine girmiş kaçışıyordu.
Kim hapishane görevlisi, kim mahkûm ayırt etmek mümkün değildi artık. Zaten bu da bizim planımızın
bir parçasıydı, istediğimiz buydu ve olmuştu. Hatta öyle ki gardiyanlardan birinin belinde taşıdığı silahı alıp bir mahkûm, o gardiyanı vurarak öldürmüştü. Sebebi ise bir grup mahkûma
aşırı müdahale ederek dağılmalarını önlemekti.
Grupta olan bir mahkûm o kargaşada gardiyanın belinde olan silahını alıp onu kafasından tek kurşunla vurmuştu. O anda herkes bir yere kaçışırken
hazır bütün kapıların kilitleri açılmıştı ve ben nereye gidecektim? Ya da nereye gitseydim? Tamam,
tabi ki de binadan dışarıya çıkacaktım ama koca bina çıkış kapısı
neredeydi? Büyük kargaşa ve etrafı sararak gırtlakları yakan dumanla nasıl bulacaktım çıkış kapısını.
Yürüyordum kaçmıştım koğuştan ama nereye gidiyordum? Nereye gidecektim bende
bilmiyordum. Yürüdükçe duman fazlalaşıyor
ve alevler de içeriyi etrafı sarmaya devam ediyordu. Bir yandan kendimi alevlerden
koruyarak yürüyordum diğer yandan da dumandan aşırı
etkilenmiştim
ve öksürüyordum. Karnımda bebekte vardı, bir şey olursa ne olacaktı? Hayır, hadi bebekten geçtim. Ben kadın değilim, bebek içimde zehirlenip düşse nasıl
olacaktı? Deli gibi bir oraya bir buraya yürürken belirsiz bir şekilde yanan binanın
içinde, binanın bodrum
katı gibi bir yerde, sanki hapishane binasının çıkış arka kapısını
buldum. Kapının yanına gittiğim de kapı alevler arasında cayır cayır yanıyordu. Kapıyı açıp çıkmak imkansızdı. O anda hemen orada yanımda duran bir
sandalye fark ettim. Eski püskü, belli ki kullanılmadığı için oraya terk edilmiş bir sandalyeydi. Ya da bilemiyorum işte! Ama orada oluşu o sandalyenin, o yanan binadan dışarıya çıkma biletim olmuştu. O sandalyeyi alıp cayır cayır yanan kapının üzerine
bütün gücümle fırlatmıştım. Kapı zaten alevler arasında yandığı için neredeyse küle dönüşmüştü ve yerinde öylesine duruyordu. Sandalyenin üzerine
gelmesinin gücüyle anında alevler içerisinde yere yığılmıştı ve bende hızlı bir şekilde dışarıya doğru koşarak alevlerin üzerinden atlayıp nihayet dışarıya çıkmıştım. Başarmıştım, başardım! Yapamam sanmıştım ama başardım, oldu. Dışarıdayım! Hemen ardıma, sağıma
soluma bile bakmadan koşarak kâğıtta
yazan hapishanenin arka sokağına
gittim. Sokağa
girince hemen gözlerim siyah, 2018 model Fiat araba modelini aradı. Tabi
arabaların model ve renginden sonra plakalarına da bakıyordum. Kâğıtta yazan plakayı mıh gibi aklıma yazmıştım, aklımdaydı. Aradığım renkte, modelde ve plakadaki arabayı
bulmuştum
saniyeler içinde hemen sokağın
içinde ve koşarak yanına gittim. İlk olarak gözüm arka kapının camına gitti ve arka koltukta otururken Gürkan’ı gördüm.
O anda çok sevindim. Hemen arka kapıyı açıp
Gürkan’ın yanına arka koltuğa bindim. Ön koltukta kimlerin oturduğuna bile bakmadan doğru dürüst
ben, hemen Gürkan’la deli gibi birbirimize sarıldık. Sonrasında ön koltuklara
bakınca merkezde benim sorguma giren polis memurunu fark ettim. Şaşırmıştım biraz! Tamam, bütün planın yazılı olduğu kâğıdı bana Gürkan yazmış, hapishaneye göndermişti temiz çamaşırların
arasında biliyorum, çünkü kâğıt
Gürkan’ın ağzından
yazılmıştı ve onun yazısıydı kağıttaki
yazı. Ayrıca kâğıtta benim sorguma giren polis memurunun ve onun eşinin de bizim yanımızda
olduğunu
ve bize yardım ettikleri de yazılıydı. Hatta onun eşi olan Caner’in
de benim gibi hamile olduğu bile yazılıydı kâğıtta. Tarif ettiği renk, marka ve plakadaki arabanın bile
o polis memurunun eşi Caner’e ait olduğunu yazılmıştı kâğıtta ama yine de ilk seferde benim sorguma girip beni
hapishaneye gönderen polis memurunu o anda karşımda görünce her şeyi bilmeme rağmen biraz şaşırmış ve tuhaf hissetmiştim. Ama şaşkınlığım uzun sürmedi. Sonrasında şoför koltuğunda oturan Caner arabayı çalıştırıp hızla uzaklaştırmıştı bizi oradan.
YAZAN
Ali SİNOP
