“Aynı Aşk, Farklı Dünyalar: Eşcinsel İlişkilerde Sınıfsal Farklar ve Mahalle Baskısı”
“Aşkın dili, dini, sınıfı ve kimliği yoktur” sözü
kulağa son derece romantik gelir. Filmlerde, romanlarda ve sosyal medyada sıkça
karşımıza çıkan bu cümle, aşkın bütün engelleri aşabilecek büyülü bir duygu
olduğu fikrini besler. Oysa gerçek hayat, romantik cümlelerin sunduğu kadar
eşit değildir. İnsanlar yalnızca duygularıyla değil; doğdukları evlerle,
büyüdükleri mahallelerle, ailelerinin ekonomik gücüyle ve toplumun onlara
biçtiği rollerle birlikte yaşarlar.
Bu durum özellikle eşcinsel ilişkilerde daha görünür
hale gelir. Çünkü kuir bireyler yalnızca iki kişi arasındaki duygusal uyumu
değil, aynı zamanda toplumun onları nasıl gördüğünü ve o ilişkinin ortaya
çıkması halinde hangi bedelleri ödeyebileceklerini de hesaba katmak zorundadır.
Birbirini gerçekten seven iki erkek düşünelim. Aynı
müziği seviyor, aynı filmlere gülüyor, aynı gelecek hayalini kuruyor
olabilirler. Ancak biri özel okulda okumuş, ekonomik olarak güçlü bir ailede
büyümüş; diğeri ise muhafazakâr, dar gelirli bir mahallede, ailesiyle aynı evde
yaşamaya devam eden bir genç olabilir. İşte o noktada aşk aynı kalsa da, aşkı
yaşamanın koşulları tamamen farklılaşır.
Aynı Duygu, Eşit Olmayan Riskler
Sosyo-ekonomik düzeyi yüksek bir birey için eşcinsel
olmak her zaman kolay değildir; ancak çoğu zaman belirli koruma alanları sunar.
Kendi evine çıkabilme ihtimali, ekonomik bağımsızlık, farklı sosyal çevrelere
erişim ve gerektiğinde aileden uzaklaşabilme gücü önemli avantajlardır.
Bu kişiler için görünür olmanın bedeli çoğu zaman:
- aile içi tartışmalar,
- sosyal çevrede dedikodular,
- duygusal kırgınlıklar,
- kariyer çevresinde mesafeli tavırlar
olabilir.
Dar gelirli bir mahallede yaşayan bir genç içinse
mesele yalnızca insanların ne diyeceği değildir. Onun için görünür olmak bazen
hayatta kalma meselesine dönüşebilir.
- Evden atılma riski,
- ekonomik desteğin kesilmesi,
- fiziksel şiddet,
- mahallede hedef haline gelme,
- işini kaybetme korkusu,
- ailesinin toplum içinde “utandırıldığı” düşüncesiyle baskı uygulaması…
Bu yüzden aynı ilişki içinde iki tarafın taşıdığı
korkular eşit değildir. Biri için romantik bir buluşma olan şey, diğeri için
mahallede bir komşuya yakalanma ihtimali nedeniyle günlerce sürecek bir
kaygının başlangıcı olabilir.
Mahalle Sadece Bir Yer Değildir
Türkiye’de “mahalle baskısı” çoğu zaman yanlış
anlaşılır. Bu baskı yalnızca komşuların laf söylemesi ya da insanların arkadan
konuşması değildir. Mahalle, bireyin davranışlarını sürekli denetleyen görünmez
bir gözetim ağına dönüşebilir.
Kimle görüştüğün, eve kaçta geldiğin, neden
evlenmediğin, neden “erkek gibi” davranmadığın, neden kadınlarla
ilgilenmediğin… Bütün bu sorular zamanla kişinin zihninin içine yerleşir.
Eşcinsel bir birey yıllarca şu düşüncelerle
yaşayabilir:
- “Belli ediyor muyum?”
- “Ses tonum dikkat çekiyor mu?”
- “Yürüyüşüm yüzünden insanlar bir şey anlıyor mudur?”
- “Beni biri sevgilimle görürse aileme söyler mi?”
Bu noktada baskı artık dışarıdan gelen bir tehdit
olmaktan çıkar ve içselleştirilmiş homofobiye dönüşür. İnsan kendi
davranışlarını sansürlemeye başlar.
İlişkideki
Görünmez Gerilim
Sınıfsal olarak daha korunaklı taraftan gelen birey,
çoğu zaman partnerinin yaşadığı korkuları tam anlamıyla kavrayamayabilir.
“Niye sürekli tedirginsin?”
“Elimi tutmaktan neden çekiniyorsun?”
“Kimsenin bizi umursadığını sanmıyorum.”
Bu cümleler iyi niyetli olsa bile, mahalle baskısıyla
büyümüş biri için gerçekliği yansıtmayabilir. Çünkü onun deneyimi farklıdır. O
kişi belki çocukluğundan beri şu cümleleri duymuştur:
- “Öyle davranma.”
- “Millet ne der?”
- “Aileyi rezil etme.”
- “Mahallede adımız çıkar.”
Bu yüzden ilişkide bir noktadan sonra şu kırılma
ortaya çıkar:
“Senin kaybedeceklerinle benim kaybedeceklerim aynı
değil.”
Aslında birçok kuir ilişkide yaşanan temel
çatışmalardan biri budur. Sorun sevgisizlik değil, eşit olmayan korkuların aynı
ilişki içinde taşınmasıdır.
Sınıfsal Asimetri ve Güç Dengesi
Ekonomik farklar yalnızca dış dünyanın baskısını
değil, ilişkinin iç dinamiklerini de etkiler.
Daha varlıklı taraf:
- hesabı sürekli ödeyen,
- ulaşımı sağlayan,
- buluşma mekânlarını belirleyen,
- partnerine maddi destek sunan kişi haline gelebilir.
Başlangıçta bunlar sevgi göstergesi gibi görünür.
Ancak zamanla diğer taraf üzerinde eziklik, yetersizlik veya borçluluk hissi
yaratabilir.
Bir noktadan sonra şu düşünce ortaya çıkabilir:
“Acaba beni sevdiği için mi yanımda, yoksa bana
sunduğu hayat yüzünden mi?”
Bu soru ilişkinin en yıpratıcı sorularından biridir.
Çünkü aşkın içine ekonomik bağımlılık hissi karıştığında, taraflar birbirlerini
eşit bireyler olarak görmekte zorlanabilirler.
Daha da tehlikelisi, varlıklı tarafın farkında olmadan
“kurtarıcı” rolüne bürünmesidir. Oysa hiçbir ilişki, bir tarafın diğerini
kurtarması üzerine sağlıklı şekilde kurulamaz.
Gizli Yaşamak
ve Sürekli Rol Yapmak
Sınıfsal farkların en ağır sonuçlarından biri de çifte
hayat yorgunluğudur.
Dar gelirli ve muhafazakâr bir çevrede yaşayan birçok
LGBT birey:
- ailesinin yanında başka biri,
- arkadaş çevresinde başka biri,
- sevgilisinin yanında ise gerçek kimliğiyle var olmaya çalışır.
Bu durum zamanla büyük bir psikolojik yük oluşturur.
Sürekli rol yapmak, kişinin kendi benliğiyle bağını zayıflatabilir.
Partneri ise çoğu zaman bu yükün ağırlığını tam olarak
hissedemez. Çünkü onun için ilişki gizlenmesi gereken geçici bir durum
olabilir; diğer taraf içinse yıllardır süren bir hayatta kalma stratejisidir.
Aşkın Yetmediği Yerler
Romantik kültür bize çoğu zaman “gerçek aşk her engeli
aşar” fikrini öğretir. Ancak toplumsal gerçeklik daha karmaşıktır.
Aşk:
- ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmaz,
- mahalle baskısını yok etmez,
- aile içi şiddeti durdurmaz,
- işsizlik korkusunu silmez,
- homofobik bir toplumda güvenlik garantisi sunmaz.
Bu nedenle kuir ilişkilerde başarıyı yalnızca
“birbirini çok sevmek” üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Asıl belirleyici
olan şey, tarafların birbirlerinin dünyalarını ne kadar anlayabildiğidir.
Empati Olmadan Eşitlik Kurulamaz
Sınıfsal farkların olduğu bir ilişkide en önemli unsur
empatidir.
Korunaklı taraftan gelen kişi, partnerinin korkularını
küçümsememeli; dar gelirli taraftan gelen kişi de kendi kaygıları yüzünden
sevgisini sürekli geri çekmek zorunda hissetmemelidir.
Gerçek yakınlık bazen şunu diyebilmektir:
- “Senin korkunu tam yaşamamış olabilirim ama ciddiye alıyorum.”
- “Benim için küçük görünen bir şey senin hayatında büyük sonuçlar
doğurabilir.”
- “Seni değiştirmeye değil, anlamaya çalışıyorum.”
Belki de kuir ilişkilerde en büyük dayanışma biçimi
budur.
Sonuç: Aynı Aşka Farklı Yerlerden Bakmak
Eşcinsel ilişkilerde sınıfsal farklar ve mahalle
baskısı, aşkın önüne çıkan görünmez ama son derece gerçek engellerdir. İki
insan aynı duyguyu paylaşabilir; ancak o duyguyu yaşarken taşıdıkları riskler,
korkular ve bedeller birbirinden tamamen farklı olabilir.
Bir taraf sevgiyi özgürce yaşanması gereken doğal bir
hak olarak görürken, diğer taraf aynı sevgiyi korumak için sürekli görünmez
olmayı seçmek zorunda kalabilir.
Bu yüzden belki de asıl soru şudur:
Aynı kişiyi sevmek gerçekten yeterli midir, yoksa o
sevgiyi yaşayabilmek için aynı özgürlük alanına sahip olmak da gerekir mi?
Çünkü bazen iki insan aynı aşka bakar; biri orada umut
görür, diğeri ise hâlâ hayatta kalabilmek için neyi gizlemek zorunda olduğunu
düşünür.
Editör – Ali Sinop

Yorumlar
Yorum Gönder